Pages

Categories

Ara

Zamanın Ritmine Dair

Zamanın Ritmine Dair

20 Eylül 2014
3. Kademe, Genç Düşünce Platformu, Horanta Dergisi, Öğrenci Yazıları
Henüz yorum yapılmamış

Bütün gün gerekli gereksiz bir sürü işle uğraştıktan sonra tüm yorgunluğuma rağmen uykumdan birkaç saat çalıveriyorum kendime. Saatlerce üzerimde taşıdığım o modern insan formasını çıkarıp atabilmek için yapıyorum bunu. Zaten hiç yakışmıyor bana, yani bize. İşte bundandır ki dünyalık hemen hemen her şeyin bir kenara çekildiği, yeryüzünün motor seslerine katlanmak zorunda kalmadığı, ışıkların bir bir söndüğü, kulun kendini olabildiğince yalnız, bir o kadar da Rabbine yakın hissettiği, sessizliğin yanında vicdanın sesinin en kolay duyulabildiği o güzel vakitleri tefekkürle geçirmeyi, güne Müslüman kimliğimizi hem gönlümüzde hem de zihnimizde taşıyarak başlayabilmede bir yol olarak görüyorum.

Her ne kadar “özgür” olduğunu iddia etse de modern insan, vakti başkaları tarafından hiçbir ayrıntı atlanmayacak şekilde planlanmıştır. Mesai saatlerine göre yaşamak bizleri en etkisiz hale getirecek yöntem. Dokuz ve beş arası üreten, aslında üretmeyen, yalnızca tüketilecek hammaddelerin “paketlenmesini” sağlayan, sonrasında ise diğerlerinin ya da kendinin bu sekiz saat boyunca ortaya çıkardığı ürünü tüketen ve ertesi gün bunu yeniden yapan, tüm günleri aynı olduğu için dünü bugünü bu şekilde geçmiş, yarını da böyle geçecek olan modern insan. Eli kolu bağlı bir birey. Hammadde, pazarlama, reklam, dağıtım, tüketim üzerine kurulu saatler.

Sanayi Devrimine kadar insanlar zamana bir kutsiyet atfediyorlarmış. Kazanç peşinde geçen zaman bugüne oranla çok daha az olduğundan üzerine yemin edilen dehr’e hakkını veriyor olmak daha mümkün imiş. Zamandan nasiplenebilmek ne büyük nimet! Kadim geleneklerde kişinin vakte mukayyet olması ve onu kendisi tarafından ayarlaması zamanın bereketini çoğaltırken, modern toplumda bu durum tam tersi şekilde işlemektedir. Zamanın mahremiyeti var mıdır? Vardır. Modern insanın zamanı başkaları tarafından yönetilerek mahremiyet sınırlarının dışına çıkarılmıştır. Her sahada tüketici konumunda olan modern insan kendisi için planlanmış saatleri de tüketir. Zamanı kutsiyet atfetmeye değer bulmadığı için onu çiğneyip atmaktan da çekinmez.  Tüketmeye alışan insan yavaş yavaş bir makine halini alır ve Sanayi Devrimi, insanın da makineleşmesiyle hedefine ulaşmış olur. Halbuki Müslümanın zihni ve kalbi nasıl mahremi ise zamanı da öyledir. Dünyaya gönderilme sebebinin farkında olan insan zamanını, kulluğunu ifâ edebilme gayesiyle düzenler. Kendisine verilmiş vaktin yaradanın lütfu olduğunu bilmek, seküler ahlakın hudutları dışına çıkarır Müslümanı. Bizler, aklımızı, irademizi ve bize bahşedilmiş vakti O’ndan emanet alırız. Bunun bilincinde yaşamak, kendini ilahi ritme teslim etmeyi gerektirir. O ilahi ritim sükûnet ile yaratılmış her şeyin üzerinde tecelli eder. İnsana onu görebilmek için tâlib olmak düşer.

“Modern”, hepimizin meramını anlatırken sık sık kullandığı, 21. yüzyıla dair belirtilen kavramların başına sıfat olarak gelen bir kelime. Esefle belirtiyorum ki bizi çok da alakadar eder bu kelime. Mesele modern kelimesinin kullanımı ya da cümle içindeki yeri değildir elbet. Mesele bizlerin hayatında yer edinmiş ve ediniyor oluşudur. Modern, Latincedeki “modernus”tan alınmıştır. Modernus ise “modo”dan türetilmiştir ve “hemen şimdi” manasına gelmektedir. Modern zamanlarda -hızlı zamanlarda- insanın hızlı yaşamak için çok sebebi var. Hiçbir şey için gerekmese bile geride kalmamak için koşuyoruz.

Şehir ve hız. Bir yerlere yetişmeye çalışırken o hız bizi esir alıyor, durup  hakikati göremiyoruz. Koşuşturma, hiçbir yere varamama ama yine koşuşturma. Arabalar o kadar hızlı gidiyor ki ağaçları yeşil bir “karaltı” olarak görüyoruz. Gökyüzüne, toprağa, kuşa, hakkıyla bakamamak ne büyük mahrumiyet! Bunun farkına varabilmek için önce görebilmek gerekir. Görmek ve farkına varmak varlığın. Hiç tanımadığımız bir güzellikten mahrum kaldığımızı nasıl hissedeceğiz? İşte toprak… Hep bir yerlere yetişmeye çalışırken güzellikleri ıskalamış bir sürü bedenle dolu altı.

Bize telkin edilen seküler dilin sözcükleri bu hıza kapılıp tüketilmemizi sağlayabilecek yoğunlukta. Müslüman olarak bizler, bu değirmende öğütülüp bambaşka bir kimlik elimize tutuşturulmadan önce; seküler zihin dağarcığına karşı kendi kalbi hissiyatımız doğrultusundaki kelimelerimize, Sanayi Devriminden bu yana, insanı makineleştirerek gelen tüketici toplum mesaisi dışındaki vaktimize, insanı insan yapan kulluk vazifesine, bizi modern insandan ayıran kalın bir çizgi olan mahremiyet duygusuna, dolayısıyla zihnimize ve gönlümüze, sahip olduklarımızın kendimize yaratnın bir lütfu olarak verildiğine dair bilince, varlığın üzerine sükûnet ile tecelli etmiş o ilahi ritme sımsıkı sarılmak zorundayız. O’ndan izinsiz gören bir göz, işiten bir kulak ve konuşan bir dil olmayacağı gibi, O’ndan bağımsız yaşanılacak bir an da yoktur. Bunu önce idrak sonra tatbik edip vaktimizi Allah’a teslim edelim, gerisi hallolur vesselam.

NURCİHAN EKLEME

GDP 3. KADEME



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>