Pages

Categories

Ara



Nurettin Topçu ve Türkiye’nin Maarif Davası

Nurettin Topçu ve Türkiye’nin Maarif Davası

20 Eylül 2014
3. Kademe, Genç Düşünce Platformu, Horanta Dergisi, Röportajlar
Henüz yorum yapılmamış

Ülkemizin önemli münevverlerinden biri olan Nurettin Topçu’nun büyük bir hayranlıkla okuduğumuz “Türkiye’nin Maarif Davası” isimli eserinden sonra uzun süre kitabın tesirinden kurtulamadım. Malum hiç de yeni olmayan buna rağmen her geçen gün daha yıkıcı olan bir maarif problemimiz var. Çok konuşuldu, çok yazıldı ama hallolmadı. Ben de kitabı ve meseleyi daha iyi ve doğru kavrayacağına hiç şüphe etmediğim başka bir münevverle Prof. Dr. İsmail Kara ile konuşmaya karar verdim. Hayli uğraşıdan sonra da muvaffak oldum. Bendenize zaman ayırıp bu mütevazı teklife icabet ettiği için İsmail Kara Beye bir kez daha şükranlarımı arz ediyorum.

S.İSKANOĞLU: Eğitimden bahsetmeden önce ilimden bahsetmek istiyorum. Sizce insan neden ilim sahibi olmalı?

İ.KARA: Nurettin Topçu’ yu konuşmak söz konusu olduğu zaman birden Maarife inmemek gerek. Nurettin Topçu bütünlü olan bir düşünürdür. Dolayısıyla Maarif Nurettin Topçu’nun sisteminin bir parçasıdır. Bu parçayı anlamak için yukarıdan aşağıya doğru inmek lazım gelir. Ayrıca ilim de bunun bir parçasıdır. Nurettin Bey esas itibariyle bir ahlak felsefecisidir. Aynı zamanda bir eğitimcidir. Nurettin Bey’in ahlak düşüncesinde, asıl olan bir insanın kemal noktasına doğru mesafe kat etmesidir. Yani bir fert olarak insanın sonsuzluğa doğru mesafe kat etmesi, bir yerden başlayarak bir yere doğru yükselmesidir. Bunun adı “isyan ahlakı”dır. Sonsuzluğa Allah’a ulaşıncaya kadar diğer bütün kademelere isyan etmesi ve mücadele etmesi lazımdır. İlim bu mücadelenin araçlarından biridir. Maarif ilmin araçlarından biridir. Bu, şu anda bizim milli eğitim dediğimiz şeydir. Buradan ilme geçecek olursak, ilim modern dünyada maddi dünyayla sınırlı olan bir şeydir yani insanla ve maddi dünyayla sınırlıdır. Halbuki biraz geriye doğru gidilirse hem dinlerde hem  de diğer medeniyet ve kültür havzalarında  ilim  insanla başlayıp insanla bitmez. Esas ilim Allah’tan başlar, ilmin merkezi orasıdır. Buradan aşağıya doğru iner. İnsanın ilmi Allah’ın ilminin bir parçasıdır. Dolayısıyla insan bununla irtibat kurduğu oranda ilmi yükselir ve değer kazanır. Hiç şüphesiz ilmin de kademeleri var yani ilimde tek tip değildir. Şu anda eğitim dediğimiz veya Nurettin Bey’in “maarif davası” dediği şey aslında insanın ahlaki bir kişilik kazanmak istikametine doğru bütün hayatı boyunca uğraşacak olan insanın bilgilerinin oluşma devresi veya bilgilerinin oluşma tarzıdır. Bu yüzden ilim aslında insanın bu yükselişini temin eden bir şeydir. Eğitimse bu ilmi hazırlayan bir şeydir. Nurettin Bey bunu önemli bir mesele olarak görüyor fakat burada ahlak meselesini de unutmamak lazım tabii ki bunun bir alt başlığı olarak da ilim meselesini unutmamak lazım.

S.İSKANOĞLU: Bugünün insanı için ön planda olan maddeyi arka planda bırakıp maneviyatı önceletmek mümkün olabilir mi?

İ.KARA:  Maddeyi arka plana bırakmak gerekmez. Şu anda madde, manayı tamamen bastıracak düzeyde öne geçtiği için biz böyle bir problemle karşı karşıyayız. Yoksa madde ve mana kendi yerinde durduğu müddetçe ki bunların ikisi de çok kıymetlidir. Biz madde olmadığı zaman mana ile irtibat kuramayız. Çünkü biz aynı zamanda bir maddeyiz. Şu anda madde azmanlaşmış durumda ve mana dediğimiz, maneviyat dediğimiz şey bastırılmış vaziyettedir. Hatta modern felsefe itibariyle bakarsanız tamamen dışlanmış bir şeydir. Şu anda yapılması gereken şey bunu tekrar dengeye doğru çekmektir. Çünkü maddesiz mana olmaz. Ama senin sorunun arkasında şöyle bir şey var bugün maddi şeyler hakim hale geldi. Zamanın mana tarafı tarafı zayıfladı. Bu doğru fakat buradan başka bir aşırılığa sapmamak lazım.  Çünkü bizim mensup olduğumuz din dünyadan el etek çekmeyi teklif etmiyor. Allah’ın nimetlerinden yararlanmayı yasaklamıyor. Dolayısıyla burada aramamız gereken şey bir dengedir. Manayı bastırmayacak bir madde anlayışı ve ilişkisidir. Tabii bu hem anlayış hem de ilişki ile olur yani anlayış olmadığı zaman ilişkinin düzenli olması mümkün değil.

S.İSKANOĞLU: Kitabın ilk bölümlerinde dikkatimi çeken bir şey var: İlim aşkı. Olmazsa olmaz olarak anlatılıyor. Nüfusun tamamını okula dolduruyoruz. Biz bu şartlarda herkesten “ilme aşık” olmasını bekleyebilir miyiz?

İ.KARA: Öncelikle ilim aşkının ortaya çıkabilmesi için kelimeler yetmez. Okulun bir aşkla kurulması lazım, öğretmenlerin bu işe aşık olması lazım,talebelerin aşık kılınması lazım ,ders kitaplarının, eğitim öğretim çevresinin bu aşka müsait olması lazım. Yoksa başka türlü ilim aşkı ortaya çıkmaz.  Fakat istisnai olarak çıkabilir. Yoksa sistem ilme aşık insanlar yetişmiyor. Bu birçok parçanın bir araya gelmesiyle oluşabilecek olan bir şeydir. İlme aşık olan hoca yoksa talebe o aşkı kazanamaz. Şu tartışma dışıdır ve kesindir ki ilim aşkı olmadan ilim olmaz, ilim olmadığı zaman da bir toplumun üzerine basacağı zemin teşekkül etmez. Ama ilim aşkını ortaya çıkarmak, bu birçok unsurun bir araya gelmesiyle oluşabilecek olan bir şeydir. Dolayısıyla ilim aşkı olmadan ilim olmaz, ilim olmadığı zaman da bir toplumun motoru çalışmıyor demektir ki bunda şüphe yok. Ama bunu sağlamak kolay bir iş değil; yani birçok unsurun bir arada olması lazım. İşte burada talebe, hoca, mektep, maarif politikaları,ders kitapları bunların hepsinin aşka müsait olması lazımdır. Dediğim gibi çok nazik bir ağaçtır, çiçektir ilim aşkı öyle her yerde yetişmez. Türkiye’de bir okuma seferberliğinin olduğu doğrudur fakat; ilim aşkı diye bir şey yoktur. Zaten maarif politikalarımızın böyle bir hedefi de yoktur. Hakikaten mesleğine aşık hocalar var işte bunlar ilim aşığı talebeler yetiştirecek. Bizim memleketimizin enteresan bir tarafı var. Bizim memleketimizde Yunanistan nüfusundan fazla yani 15 milyon civarında eğitim kadromuz var. Bu nüfusun hepsini kaliteli bir şekilde yetiştirmek, okutmak kolay bir iş değil. Türkiye’nin imkanları da buna yetmiyor.

S.İSKANOĞLU: Şu an içinde bulunduğumuz sistemle ilgili ciddi sıkıntılar var. Adeta bir kısır döngü içerisindeyiz. Meslek edinmek için üniversite okuyoruz. Bunun sınavı için de uzun yıllar hazırlanıyoruz. Sanki eğitim- öğretim hayatı bu sınava odaklanmış gibi. Sizce bunda bir terslik yok mu? Bizler bu döngünün dışına nasıl çıkabiliriz? Ya da bu mümkün mü?

İ.KARA: Aslında mümkün tabii. Fakat kolay değil. Bunun bir çok sebebi var. Sebeplerden biri Türkiye’nin maarif sistemi. Milli eğitim sistemi kendi başında değil. Türkiye’deki mili eğitim sistemi Osmanlılardan başlayan bir süreç içinde, sadece cumhuriyet ile de alakalı değil; bir çok müdahaleye uğramış ve halen de bu müdahaleye uğramakta olan bir eğitim sistemi. Bu eğitim sistemi yerli bir eğitim sistemi değildir. Biz “Türk milli eğitim sistemi” diyoruz ama bunun Türk ve milli olduğu çok su götürür. Size çok sade bir örnek vereyim. Mesela okullarımızdaki en kötü ders Türkçedir yani okullarımız Türkçe öğretemiyor.

S.İSKANOĞLU: Ben 11.sınıf öğrencisi olarak şu ana kadar öğrendiklerimin ne işe yarayacağını sorgulayıp duruyorum. Muhtemelen gelecek yıl sınava girdikten sonra hepsinin üzerine bir perde çekeceğim. Bize tabir-i caizse “yüklenen” bu kadar bilgi gerçekten gerekli mi? Sahip olunması gereken ilimle bizim sahip olduklarımızı karşılaştırsak bu konu hakkında ne dersiniz?

İ.KARA: Bizim talebelere yüklediğimiz bilgi fazla değil. Aslında size çok daha fazla bilgi yüklenmesi lazım. Çünkü eğitim çağındasınız. Yalnız buradaki problem çok bilgi yüklenmesi değil bu bilginin kalitesi ve neye doğru akacağıdır. Yoksa siz bu yaşta öğrenmeniz gerekenlerin azını öğreniyorsunuz. Çünkü çocuğun üniversiteye gidene kadar birçok şeyi öğrenmesi lazım. Nedir bu çok şey, mesela edebiyat. Edebiyat dersleri okumanız gereken düzeyde değil. Liseyi bitirinceye kadar sizin Türk dili klasikleri, Batı klasikleri, Rus klasikleri bunları bitirmiş olmanız lazım. Eğitim budur ama böyle bir şey söz konusu değil. Batılı edebiyatçıların, sanatkarların yetişmesiyle ilgili hatıratlara baktığınız zaman gün içerisinde bir çok ders görüyorlar. Mesela spor olsun, resim olsun, yabancı dil olsun, müzik olsun bunun gibi bir çok ders görüyorlar.  Yani sen çocuğa “Çalış.” dedin mi bütün vaktini almış oluyorsun. Halbuki çocuk oyun oynayacak, arkadaşlarıyla vakit geçirecek, sinemaya gidecek. Bakınız sinema da bir ders olarak kabul edilebilir. Sinema seyretmeyi öğrenmesi lazım. Bizdeki problem çok şey öğretmek değil. Problem lüzumsuz ve kalitesiz öğretmektir. Yoksa talebelik çağında çocuğun dolu olması lazım. Keşke talebeye çok bilgi verilse. Ama bizdeki problem bu değil. Bizde kalitesiz, irtibatsız, düzensiz, lüzumsuz bilgi veriliyor.

S.İSKANOĞLU:  Lise eğitimini ele alırsak eğer günümüzdeki din dersleri hakkında ne düşünürsünüz?

İ.KARA: Din derslerini birkaç kademede değerlendirmek lazım.  Nurettin Topçu ilkokullarda din derslerinin din dersi olarak verilmesine karşı çıkıyor. “Din derslerinin diğer derslerin içerisinde verilmesi lazım.” diyor. Şimdi Türkiye’nin din dersleriyle ilgili problemleri dünyadan biraz farklı. Yaklaşık 1964’ten beri Türkiye’de talebelerin okul dışında düzgün din dersi alma imkanları yok. Türkiye’de devlet kendi kurumları dışındaki kurumların veya vakıfların din dersi vermesini istemiyor. Sebebi ise insanların kafasında devlete karşı fikirlerin meydana gelmesidir. Bu yüzden bu din derslerinin mecburi hale gelmesi. Bu doğru bir tercih aslında çünkü tekrar ediyorum: Türkiye’de dışarıda insanların din eğitimi almalarını mümkün kılacak olan kurumlar yok. Dolayısıyla din derslerinin mecburi hale gelmesi iyi fakat; muhteva, içerik yeterli düzeyde değil. Hocalar da yeterli düzeyde değil, ders kitapları da. Bunlar birbirleriyle bağlantılı şeylerdir. Din eğitimi gerekli bir eğitimdir. Gelişme çağında olan bir çocuğun din eğitimi alması gerekir. İleride dindar olur olmaz ama bilgi sahibi olmak ayrı bir şeydir. Yani bir insan bu zamanda din eğitimini almış sayılmaz. Çünkü din eğitimi demek sadece namazı nasıl kılacağımız ya da orucu nasıl tutacağımızdan ibaret değil. Yani bu bir dünya tasavvuru ki bunu edinmek o kadar kolay bir iş değil. Onun için çok yetersiz tabi. Alevilik meselesi dolayısıyla da din derslerinin programlarıyla ve ders kitaplarıyla tekrar oynadılar. Tabi Aleviliğin dahil edilmesiyle hem din dersi programında hem de ders kitaplarında değişiklik oldu. Türkiye şartlarında bu normal çünkü alevi talebeler var, onlar da Müslüman olduğu için bu derse giriyorlar. Bu yüzden de ders kitaplarında değişiklik olması normal ama; Alevilik ile ilgili konuların dahil edilmesi bunların daha da zayıflamasına neden oldu. Artık hem program hem de ders kitapları yetersiz. Ayrıca Türkiye’yi taşıyabilecek seviyede değil. Yani bir talebe ailesinden veya dışarıdan din eğitimi almazsa okuldan aldığı eğitim hiçbir işe yaramaz.

S.İSKANOĞLU: Peki günümüzdeki İlahiyat eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

İ.KARA: Şimdi, ilahiyat eğitimi de tabi Türk eğitim sisteminin bir parçası. Dolayısıyla bunun da kendisine mahsus bir çok problemi var. İlahiyatın en büyük problemi imam hatiplere büyük ölçüde yaslanması. Yani ilahiyat, imam hatiplerden gelecek olan kaliteli öğrencilerin üzerine bir şeyler koymayı planlıyor. Veya başka şekilde söylersek, biz imam hatipten gelen öğrencilerin seviyelerini kontrol etmek zorunda kalıyoruz. Aslında o seviye bizim için başlangıç seviyesi değil. Bu yüzden bizim eğitimimizin seviyesi de düşüyor. Eğer üniversite imtihanlarını bir ölçü kabul edersek buraya en iyi talebeler geliyor(Marmara İlahiyat Fakültesi). Bu bakımdan talebenin ilgisi iyi ama bilgi düzeyi çok zayıf. Bilgi düzeyi zayıf olduğu zaman siz başlamanız gereken noktanın aşağısından başlamış oluyorsunuz. Halbuki burada yetişen arkadaşlar sizlere din öğretmeni oluyor ya da diyanette hoca, müftü, vaiz oluyor ya da  din konularında eser yazıyor. Yani Türkiye’nin din meseleleriyle uğraşan insanlar yetişiyor burada. Eskiye göre bizim de imkanlarımız maddi yönde arttı. Lakin eğitim kalitemiz aynı ölçüde artmadı. Tıpkı imam hatiplerde olduğu gibi bizde de çok talebe var. Bu da doğru değil; çünkü bu kadar talebenin hakkını vermek kolay bir şey değil. Hoca ve ders bildiğiniz gibi sınıfın ortalamasına göre belirleniyor. Haliyle sınıfın da ortalaması kalabalıklaştıkça düşüyor. Onun için diğer eğitim kurumlarında olan problemler bizde de var. İyi taraflarda var tabi. Burada da yine çok gayretli olan hocalar ve talebeler var. İstanbul bu bakımdan imkanları fazla olan bir şehir. Bunun için bir çocuk okuldan temin edemediklerini dışarıdan temin edebilir. Bunun için bazı tarafları iyi bazı tarafları belirsiz.

S.İSKANOĞLU: Kitapta geçen “İlmin insanı hakikat karşısında konumlandırması” nı biraz açıklar mısınız?

İ.KARA: İlmin amaçlarından biri hakikate ulaşmaktır. İnsan bir tamamlanmak arayışı içinde olduğu için hakikate ulaşma peşindedir. İnsan nakıs bir varlıktır. Varlıkların en üstünde olduğu halde eksik bir varlıktır. Dünyada tamamlanmak ister. Bu tamamlanmaya da kemale ermek denir. Tasavvufta buna insan- ı kamil yani tamamlanmış insan denir. Bu kendiliğinden olmaz, bunun için bir çaba sarf etmek lazım. Sarf edilecek çabalardan biri ilimdir, yani tek başına değildir. Yani ilim aslında insanın hakikate ulaşması ve oradan kemale ulaşması için olan yollardan biridir. Fakat bu garantili bir yol değildir, öyle olsa ilimle uğraşan herkes en ahlaklı, en dindar insan olur. İlim otomatik olarak insanı ahlaklı, dindar ve mükemmel yapmaz. Bazı insanları da ilimle uğraşmak yoldan çıkarır. Şimdi bunun yanında bu ilim hakikate ulaşmanın ve oradan kemale ulaşmanın yollarından biridir. tek yol değildir. bunun yanında bir de bizim tecrübe dediğimiz insanın iç hayatı, insanın kendisini kontrol ederek bir hayat yaşaması söz konusudur. Bakınız bu da bir tür bilgi kaynağıdır. Yani insan tecrübesi buna genel olarak “nefis terbiyesi” denir. Bu da aslında insanı hakikate ulaştırabilir, kemale ulaştırabilir. İlimle birlikte hem nefis terbiyesini hem de iç tecrübeyi bir arada götürmek lazım. Bunlardan sadece biri olduğu zaman mesela iç tecrübe olduğu zaman insan ahlaken mükemmelleşebilir ama bilgi tarafı zayıf olur. Sadece bilgi tarafı varsa ahlak anlayış tarafı zayıf olur. Bu ikisini birlikte götürmek lazım. Yoksa bilgi otomatik olarak iyi insan ortaya çıkarmaz. Bilgi insanı azdırtadabilir. Onun için ilim alanı, bilgi alanı hiç şüphesiz önemli bir alandır ama bunu her şeyi halledecek şekilde düşünmek doğru değildir.

S.İSKANOĞLU: Medreseler konusunda herkesin kafası karışık. Kapatılması doğru muydu? Medreseler kapansa da oradaki işleyişi uyarlayıp kullanmak mümkün değil mi? Ya da bu çözüm mü?

İ.KARA: Sadece bizde değil İslam dünyasının bütün coğrafyalarında 18. yüzyıl sonlarından itibaren, daha fazla olarak 19. yüzyılda, medreselerin yeterli olmayacağı düşünülmeye başlanmıştır ve bunun yanında Batı tarzında modern okullar açılmaya başlanmıştır. İlk açılan okullar asker eğitimiyle alakalı okullardır. Daha sonra ilk ve orta okul , lise ve üniversiteler açılmaya başlanmıştır Bu sırada medreseler varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bu çözüm yani medreseler varlığını sürdürürken modern okulların bir tarafta devam etmesi, aslında zihniyet farklılıkları gibi bir takım problemler ortaya çıkarıyor. Fakat bu uygun bir çözümdür denebilir. Bir taraftan geleneksel eğitimin verilmesi bir taraftan da modern okulların devam etmesi çözüm olarak kabul edilebilir.  Tabi bu iki taraf arasındaki gerilimi azaltmak lazım. Çünkü Türkiye 1924 yılında İslam dünyasında hiç olmayan bir şeyi yaptı yani medreseleri kapattı ve bu sadece Türkiye’de oldu. Geride ise yalnızca modern okullar kaldı. Halbuki diğer İslam ülkelerinde medreselerin yanında yeni eğitim kurumları da devam ediyor. Bizde ise medreseler kapatıldığı için çok ciddi bir boşluk meydana geldi. Bu boşluk özellikle dini eğitimler sahasında yerini aldı ve bu boşluğu biz ilahiyat fakülteleri olarak hala kapatmış değiliz, kapatmamız da o kadar kolay bir şey değil. Bu yüzden medreselerin bazı bakımlardan zayıflaması, bazı konularda tenkit alması ayrı bir şey kapatılması ayrı şey. Kapatılması yanlış alınmış bir siyasi bir karardı ve bu bakımdan da Türkiye İslam dünyasında tektir. Batıda da kilise dini eğitimi verirken hem modern okullar hem de ilahiyat fakülteleri eğitimine devam etmektedir. Yani Batıda da ve İslam dünyasında da, Türkiye dışında, ilahiyat fakültesi medresenin yerini tutmaz esas din eğitimini medrese verir. Batıda da bu böyledir orda da dini eğitimi kilise verir. Lakin  üniversitenin içinde ilahiyat fakültesi var ama üniversitenin içindeki ilahiyat fakültesi  din mezheplerini laik bir çerçevede ele alır. Bizde bu bakımdan hem Batıdan hem İslam dünyasından farklı olan problemler var. Maalesef bunları da Türkiye’de yaşayan insanlar pek  bilir.Türkiye’de yaşayan insanlar  ilahiyat fakültelerinin Batıdaki gibi din eğitimi verdiğini zanneder. Halbuki böyle değil.

S.İSKANOĞLU: Kırmayıp zaman ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

İ.KARA: Rica ederim.

SELMA İSKANOĞLU

GDP 3. KADEME



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>