Pages

Categories

Ara

Medeniyet

Medeniyet

16 Kasım 2015
Genç Düşünce Platformu
Henüz yorum yapılmamış

MEDENİYET

Medeniyet, Arapça kökenli ‘m, d, n’ kökünden türemiş bir sözcüktür. Aynı kökün türemesi olan medine ve medeni sözcükleri de şehir ve şehirli manasında kullanılmaktadır. Medeniyet kavramının şehre, şehir yaşamına ne denli bağlı olduğunu bu bağlamda müşahade edebiliriz. İnsan ilişkileri, sosyal ilişkiler ve ticari ilişkilerin en inceldiği en hassaslaştığı mekanlar olan şehirler tarih boyunca Peygamberler’in gönderildiği yegane yerlerdi.

İnsan, âlemin ruhudur. Şehirse, büyük âlemle küçük âlemin -yani insanın- buluşma noktası. O yüzden şehir, insanın aynasıdır; insan da şehrin: Birbirinden ilham alır ve umut devşirir ikisi de; birbirlerine bakarak ve birbirlerine akarak medeniyetin ufuk haritalarını her dâim yenilerler.

İnsan şehirle konuşabildiği zaman, şehir şehrâyin(ışıklandırılmış şehir) yerine döner. İnsan şehirle konuştukça, şehir yerinde duramaz; zevkten dört köşe olur ve insana bütün meyvelerini sunar cömertçe.

Toplum bir şehrin hem inşa edicisi hem kullanıcısıdır. Ve işte medeniyet tasavvurunun hayata yansıması olan şehir de bir oyun gibidir ve toplum bu oyunun hem yazarı hem aktörü hem de seyircisidir.

Heykeltraş Rodin, “Ben mermer kitlenin fazlalıklarını attım.” diyor yaptığı heykel için. Şehir de böyledir. Her yöreden gelen parametreler birbiri ile çatıştığı zaman onların fazlalıkları atılır ve ortaya rafine bir şey çıkar. Bu şehirdir.

Bir şehri uzaktan seyrettiğimizde, şehrin çok içine girmeden, yalnızca dış kontürleriyle ve dokusuyla muhattab olsak dahi şehri inşa eden, muhafaza eden toplumun medeniyet tasavvurunu orada görürsünüz. Medeniyet tasavvuru önce şehrin siluetiyle ortaya çıkar.

Bir şehri inşa eden veya dönüştüren ve kullanan toplumun medeniyet tasavvurunun fizik dünyadaki yani mimarideki karşılığı olan yapılar, şehrin silüetindeki en prestijli yerlerde yer alır.

Bunlar Müslüman şehrinde ulu camiler, Ortaçağ Avrupa’sında büyük katedraller, modernitede ise yüksek binalardır.

Kapitalist dünyada, iş merkezleri yükselen değer olunca gökdelenler ve avmler ile tanışıyoruz. Şehre özellikle de mimarisine baktığınızda ve kullanılan binaların ne anlama geldiğini çözdüğünüzde o şehri üreten, koruyan ve devam ettiren medeniyet tasavvurunu orada, çok net olarak görüyorsunuz.

Her medeniyet tasavvurunun bir ya da birkaç tane simge şehri vardır. Şehir bir medeniyet tasavvurunun ve bu tasavvura göre yaşayan cemiyetin eseridir.

Müslüman şehir ne peki?

Müslüman şehir, her şeyden önce, Efendimiz”in (sav) tarifiyle, kendisidir. Efendimiz, kendisini “ilmin Medine’si” diye tarif etmiştir.

Yani Müslüman şehir, ilâhî hakikatin nebevî bir dille yani sünnet-i seniyyenin ışığıyla insan tarafından hayata ve harekete geçirildiği bir “peygamber-şehri”dir: Müslüman şehirde, ilâhî sesle beşerî ses’in buluşması, medceziri gerçekleşir.

Dün İstanbul böyle bir şehirdi. Kudüs böyle bir şehirdi. Herat böyle bir şehirdi. Bağdat, Kurtuba, Semerkant, Bosna, Şam ve Kahire böyle bir şehirdi.

Buhranımızın sebebi bir bakıma Müslüman şehrin kirlenmesi gerçeğinde yatar.

Efendimiz’in(s.a)  hicretten sonra Yesrib şehrine “Medine” adını koymasının özel bir nedeni vardır. Netice itibariyle ‘din’, ‘medine’, ‘medeni’, ‘medeniyet’, tüm bu kelimelerin aynı kökten geldiğine dikkat edelim. Peygamberimizin bu kelimeye yüklemek istediği anlam, insanlara tebliğ edilen dinin yani İslamiyet’in, Yesrib denilen mekan parçası üzerinde tezahür etmesi, yaşanabilir halde tecessüm etmesi, somutlaşması ve insanın hayatını mükemmele yaklaştırma yönünde değişimidir. Dolayısıyla medeniyet dinden ayrı düşünülemez. Samuel Hungtinton’dan alıntılayarak, dinin medeniyet kurucu bir paradigma(değerler dizisi) olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Din hayatın her safhası, önü ve sonu, insanın evrensel problemleri, kainat, evrende bireyin fonksiyonu ve yeri hakkında birçok şey söyler. En mühimi bir sistematik getirir orta yere, beraberinde toplumdaki “bireysel” farklılıkları tanzim ederek bir sinerji oluşturur. Bunu bütün dinler vaktiyle kurmuştur.

Malumdur ki din sanat ile çok iç içe, yani din; kendi mesajını sanatla verir. Çünkü din duygulara hitap eden ortamda söyler sözlerini, inanç meselesi böyledir.

İnanç akılla olmaz.

İnanç bir duygu meselesidir.

İnanç kalbe hitap eder.

Medeniyet tasavvuru zihinlerde ve gönüllerdedir; ama hayata yansıdığı zaman, seçme yeteneğiniz devreye girince o zaman kültür oluşur. Medeniyet de kültür gibi insanoğlunun her türlü yapıp ettiği anlamında kullanılmışsa da kültür ve medeniyet arasındaki fark kendisini başından itibaren hissettirmiş ve bitirilemeyen hatta tartıştıkça karmaşıklaşan bir sorun alanı ortaya çıkarmıştır. Bilindiği üzere yaygın bir biçimde kültür ve medeniyet birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Batı kültürü, Batı Medeniyeti; İslam kültürü, İslam Medeniyeti … Ama sorun daha çok da kültür ve medeniyetin farklı kavramlar olduğu ve medeniyetin tartışmalı bir yapıya sahip bulunduğu noktasında toplanmaktadır. Buna göre kültür, orada duran mutlak bir olgudur; ama medeniyet, duruma göre varsayılmış bir kavramdır. Tabiri caizse konuyla ilgilenen düşünürün niyetine göre anlam kazanıp şekillenen bir kavramdır.

Bazı düşünürlere göre kültür ve medeniyet ayrımının ölçüsü, medeniyetin genel, evrensel; kültürün, millî olmasıdır. Anlaşıldığına göre bu ayrım biraz da bazı Batı ülkelerinin hamasi duygularının öncelenmesine dayanmaktadır. Fransızların kültürel genellemesine karşılık

İngilizler, medeniyeti daha incelikle ve daha entelektüel bir oluşum olarak nitelediler ve biraz da kendilerine özgü gördüler. Kabaca belirtmek gerekirse İngilizlerin medeniyeti, Fransızların kültürü vardı. Ancak medeniyet genelleştirmeye uygun düştü ve evrensel olarak algılanmaya başlandı. Yani medeniyet daha üstün bir oluşumdu. Bu süreçte, özellikle mevcut Batı Medeniyeti’nin insanlık dışı çizgileri belirginleştikçe medeniyetin özellikle Batı dışı toplumların gözünde üstünlüğüne ilişkin kanaatlerde bir kırılma meydana geldi. Medeniyetin evrensel ve üstün olmasının, içeriğine bağlı olduğu ve duruma göre değiştiği ileri sürüldü. Bu açıklama, biz Müslümanların da hoşuna gitti; medeniyetin din kökenli olduğu, parlak dönemlerimizdeki birikimimizin İslam medeniyeti olarak nitelendirilebileceği kabul edildi, hatta Kur’an medeniyeti gibi nitelemeler kullanılmaya başlandı. Bu yorumlar ve özellikle ‘Medine’, ‘temeddün’ gibi kavramlarımız, bizi medeniyete olumlu bakmak, onu vazgeçilmez saymak durumuna getirdi. Tabii bizim bu manevi medeniyetimize karşılık Batı medeniyeti “tek dişi kalmış canavar”dı.

Şüphesiz kültür ve medeniyet ikilemini kendi belirlediği kavramlar çerçevesinde ilk tartışan düşünürlerden birisi İbn Haldun’dur. Bu ünlü İslam düşünürüne göre, göçebe ve yerleşik (onun ifadesiyle bedevi ve hadari) iki toplum tipi vardır. Ancak, İbn Haldun’a göre ikisinin de avantaj ve dezavantajları bulunur. Göçebelik, istenen tutkunluk ve dayanışmayı vermekte; ama incelikli olmayan bir hayatı temsil etmektedir. Temeddün (medeniyet) ise refah şartlarını temsil eden araçsal bir dünyadır. Ne var ki insani özleri yiyip bitiren, tüketen bir özelliğe sahiptir.

İbn Haldun, artı ve eksileriyle bu iki ayrı dünyayı birleştirecek bir kavrama ihtiyacımızın olduğunun farkındadır. İşte bu iki alanı (kültürü ve medeniyeti) kapsayacak şekilde “umrân” kavramını ortaya koymuştur. Buna göre umrân, kültür ve medeniyeti kapsayan bir kavramdır, kuşatıcı bir olgudur.

Tam da bu nokta üzerinde duran Cemil Meriç, hem kültür hem medeniyet kavramlarını yetersiz ve sevimsiz bulmuş, İbn Haldun’un umrânına ilgi göstermiştir. Meriç’e göre bu belirsizlik ve sevimsizlik, ilk elde hangisini nereye yerleştireceğimiz, hangi düzlemde ele alacağımızla başlar. Yine ona göre bu çelişkili dünyada, sentezleyici kavramlara ihtiyacımız vardır.

Belki bu konuda umrân işimize yarayabilirdi. Ne var ki pek çok şeyde olduğu gibi kültür ve medeniyet tartışmasında da Batının çelişkili kavramlarının dışına çıkamadık. Yükselecek ve umrân gibi bir yerde karar kılacaktık, ama olmadı; ümmetten ulusa düştüğümüz gibi, umrândan da uygarlığa indik.

Genelde bir medeniyetin yahut bir düşünce sisteminin, özelde ise insanın, hakikatle ve hayatla ilişkisini ebediyen sürdürmesini sağlayacak iki temel varoluş alanından söz edebiliriz. Dikey eksen ve yatay eksen. Yani iç dünya ve dış dünya, batın ve zahir, öz ve kabuk, asıl ve usul, en net deyimle “norm” ve “form”. Birinci alan aslidir ve barındırdığı iç dünya, öz, hakikat, asıl, norm, “dil” insanın bu dünyada yaptığı yolculuğun nereye olduğunu gösteren temellerdir. İkinci alan arızidir; dış dünya, kabuk, usul, form ve üstdil ise yapılan yolculuğun “nasıl”ını gösteren yöntemleri içerir. Müslüman medeniyet tasavvurunda dikey ekseni yani formu Kur’an-ı Kerim, yatay ekseni ise sünnet-i seniyye belirler. Bu ikisi ayrılmaz bir bütündür.

Ama uygarlık dediğimiz şey tek boyutludur, dikey ve yatay eksen birliğinden mahrumdur. O yalnızca yatay düzlemde var olur, yüzeyden gayrı bir şeyle ilgilenmez her şeyi yüzeyselleştirerek düzleştirir ve bitirir.

Uygarlık, burayla ilgilidir; burayı ele geçirmekle, burada hüküm sürmekle. O yüzden uygarlık, hakikati bütün yönleriyle kavrama melekelerinden yoksundur; zira hakikat diye bir derdi yoktur. Daha ürperticisi de, yalnızca kendisini hakikat olarak görür uygarlık. Ve tanrılaştırır, bir Grek tanrısı gibi.

Oysa bura, geçicidir: Burada olan her şey, gidici. Geçici ve gidici olanı, sanki kalıcı ve kök salıcı gibi görmek, insanın tüm melekelerini felç etmekle sonuçlanır, kaçınılmaz olarak.

Uygarlığın dünyası, yalnızca mülk âlemidir. O yüzden her şeye mâlik olmak, kontrol etmek ve sömürmek ister. Yusuf Kaplan’ın deyimiyle, Melik’leşir. Melekleşmekten ürker: Ürker çünkü melekleştiği zaman, kahpe feleğin, bütün mülklerini, güçlerini elinden alacağını, geçersiz kılacağını vehmeder.

Uygarlık, yok etmesini bilir yalnızca. Her şeyi yok eder. Medeniyet ise, her şeyi var edicidir. Her şeye ve herkese kendi olarak hayat bahşeder.

Sivilizasyon yani uygarlık, hakikatin bittiği yerde başlar ve hayatı da bitirir. O yüzden uygarlık eleştirileri yerden göğe kadar haklı. Ama uygarlık eleştirilerinin medeniyet eleştirileri olarak yapılması ise sonuna kadar dibine kadar hastalıklı.

Medeniyet, mülk alemi ile melekut aleminin buluşması, etkileşime geçip birbirini olgunlaştırması yolculuğudur.Mülk âlemini aşamayan ve melekût âlemine ulaşamayan, seküler kültür, insanı mülk âleminin meliklerinin hükümlerine mahkûm eder. Bu kaçınılmazdır. Melekût âleminde (yani zamanın gerçek boyutlarında) yolculuk yapamayan seküler kültür, mülk âleminin yükleri altında ezer insanı.

Medeniyet kısaca hakikatle yoğurulan bir mes’ele iken, uygarlığın özü varoluşsal şiddettir. Bu şiddettin hırsıyla hakikatin izlerini siler ve hakikatin kendisi olduğunu ileri sürer. Uygarlığın kendisini hakikat ilan etmesi, hakikatin ve hayatın bitirilmesine neden olur.

Uygarlık parçayı kavrarken medeniyet bütünü kapsar. Whitehead de bu konuda bütün kavranamadığı sürece, parçanın her şeyi paramparça ve tarumar edeceğini haykırır.

Medeniyetlerin ortak özellikleri olduğu gibi birbirlerinden ayrıldıkları karakteristik özellikleri de vardır. Bu ayrışma, esasında medeniyetlerin metafizik ile bağlantısı ve varlık anlayışlarının üzerinden tecelli eder. Kimi medeniyetler pagan bir anlayış üzerinden yükselir. Mesela İslam medeniyeti vahiy temelli bir medeniyettir. Batının medeniyeti hümanist bir temelde yani insan merkezli ve tanrıyı arka plana atan bir tavırla yapılanırken, İslam medeniyeti tevhid eksenli bir şekilde belirir.

Medeniyet olarak adlandırılan her toplumsal düzen, medeniyetlerin ulaşması muhtemel olan üstün estetik ve sanat anlayışına, ince zevklere daha da önemlisi kolektif değerler bütününe, insanlığın gelişip ulaşabildiği üst mertebe olmaya, insani, hukuki, ahlaki tutum ve davranışları içermeye güç yetirememiştir. Belki de bütün bu temeddün eylemlerini önemsememiştir.

Bir medeniyet ne kadar başıbozuk ahvalde ise, insani ve medeni olamayan alışkanlıklar ve istekler hayata ve hareket tarzına o denli hakim olur.

Nasıl kalp yaratıcı ruhun vasıtası ise, akıl da kurucu iradenin vasıtasıdır. Eğer akıl, kalple buluşabilirse, hayata da, hakikate de giden yapı taşlarını döşeyen bir kurucu irade vazifesi görür. İnsan yükümlülüklerini yerine getirirken rolünü hakkıyla oynar.

Eğer akıl, kalple buluşamaz da, kendi başına hareket etmeye kalkışırsa, kurucu iradenin kaynağı yıkıcı ve yok edici bir kudrete dönüşür; şiddetin ve şirretliğin kaynağı olur. İnsanın taşıyamayacağı bir yük hâline gelir.

Kalbin ve aklın, normun ve formun birlikte olmayı başarabildiği medeniyetlerde, evler sağlam olduğu kadar sevimli, elbiseler soğuğu geçirmediği kadar güzel, gemiler limandan limana giden sağlam deniz taşıtları olduğu gibi göğe karşı ince, zarif oklar biçiminde olurlardı.

Akıl, sadece bilmeye yarar; anlayabilmeye değil. Bilimin kaynağı akıldır. Bilim, Michel Henry’nin dikkat çektiği gibi, varoluşunu akıl üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı zaman, yalnızca akla dayandığı zaman, hayatın varoluş dayanaklarını yerle bir eder: Hissi yok eder. İnsanı hissizliğe, ruhsuzluğa mahkûm eder. Canavarlaştırır.

Akıl ancak kalple birleştiği zaman, hayata ruh üflemeye başlayabilir. İnsanın vicdanını hayata geçirir. Böylelikle başka insanlara, varlıklara, tabiata; hikmet nazarıyla, nimet nazarıyla ve hem kendi hakikatinin, hem de hayatın hakikatinin şifrelendiği, kendini keşif nazarıyla bakar.

Böylelikle akıl, kalbin tesis ettiği vicdanla, insanı arş-ı a’lâya yükseltecek merdivenler döşer, kanatlandırıcı güzergâhlar çizer.

Düşen insanı tutup kaldırır ve başka dünyalara, başka âlemlere ve başka varlıkların kâinâtlarına ulaştırarak doyumsuz bir yolculuk yaptırır.

Medeniyet dediğimiz şey insanoğlunun yerleşik hayat tarzının tabii bir sonucudur ve her dünya görüşü öyle ya da böyle bir medeniyet yapısı ortaya koymak durumundadır.

İnsanlığın tabii ihtiyaçlarından ve fıtri eğilimlerinden vuku bulan medenilik, tarihsel gerçekliği göz önünde bulundurarak bundan sonra da devam edecek ve insanlar medeni yaşama özelliklerini koruyacaklardır.

“Medeni” yani “medine”ye ait olmak… Kimi düşünürler medeniliğin insanda tab’en olduğunu savunurken, kimi düşünürlerimiz medeniliğin tab’i olmaktan öte insanın bu vasfa meyyal olduğunu savunur. Ama aslolan mesele, insanın nihayetinde medenileşmekten kaçamadığıdır.

Toplumların tarihsel gelişme içinde ulaştıkları bir safha olan medeniyet, bütün toplumların mukadderidir. İş bölümü ve nüfusun şehirde toplanması ilkel medeniyetin nişanesidir diyebiliriz. Tüm bunların şartı olan ise devlettir. Ancak toplumun hakiki manada bir medeniyet üretebilmesinin en temel şartı faziletli bir hayat oluşturabilmesidir. Bu muvaffakiyetten yoksun bir toplumun medeniyet oluşturduğu ya da oluşturabileceği derin şüpheler barındırır. Ancak bütün unsurlarıyla yontulmuş, yumuşamış olan toplumlarda insaniyet fikri doğabilir.

Medeniyet yerleşik hayatın doğurduğu -göçebelikte görülmeyen- belli, özel, disipline edilmiş her türlü sosyal, maddi, estetik ve zihni ilişkiler bütünüdür. Medeniyet aşamasına ulaşıldıktan sonra, bunun hem sanatsal ve estetik boyutları gözlenir hem de sosyal hayatta tezahürleri izlenir.

Medeniyetler, hem kendi dönemlerinde hem de kendilerinden sonraki devletler ve toplumlar üzerinde etkide bulunurlar. Özellikle medeniyet etkisi çok kuvvetli olduğunda, diğer toplumları da o oranda etkilemeye başlar.

İçinde yaşadığımız dünyanın sahip olduğu biçim, adına medeniyet de desek, kültür de desek yahut hiçbir ad vermesek de Batı’nın damgasını taşıyor. Bütün iklim kuşaklarında gerek iktisadi ilişkiler yoluyla gerekse son derece yaygın haberleşme araçlarının etkisiyle insanlık, Batı medeniyetini merkez kabul eden bir anafor içindedir. Protestan Batı, aslında tarihteki medeniyetler gibi tarihî,  anlam taşıyan medeniyetine, gücüyle normatif bir anlam kazandırmış, medeniyet “olgu”sunu “ideal”e dönüştürmüş, geleneksel “hak/batıl din” ayırımının yerine “Batı/Doğu Medeniyeti” ayırımını geçirmişti. Medeniyet, böylece Batı-dışı toplumlar için bir standart, norm ve ideal haline gelmişti.

Şunu bilmemiz gerekir ki söz konusu bu Batılılaşma planı bir tertip değildir. Sadece diğer medeniyetleri parçalamakla kalmayan, bizzat batı kültürünü ve kendine has özelliklerini de parçalayan başlı başına yeni bir medeniyettir.

Hedefinde ilerleme-kalkınma ve refah vardır. Yani hız ve haz. Yani nefs-i emarenin emrindedir, hesap gününe ve Yaradan’ın varlığına inanmaz, gününü gün eder, merhameti yoktur, ahlakı “menfaat ahlakı”dır.

Batı medeniyeti aslında medeniyet tanımlamasını da hak etmeyen -Sezai Karakoç’un deyişiyle- bir “vahşet medeniyeti”dir. Bu medeniyet, vahşiliğini kamufle etmek ve yapıp etmelerini sevimli/meşru göstermek için siyasetten kültüre, edebiyattan felsefeye, ekonomiye kadar hayatın her alanında, etkili olan parametreleri üretmede de oldukça maharetlidir. Kendi paradigma ve hayat tarzını, tüm dünya için amaç hâline getirme konusunda oldukça marifetli olan Batı, bu illüzyonunda öylesine başarılı olmuştur ki diğer toplumlar, kendi mal ve canlarıyla beslenen Batının daha fazla büyümesi için âdeta seferber olmuşlar, kendi kültür ve medeniyetlerinden utanır hâle gelmişlerdir. Bu durum, toplumların sahip oldukları değerlerin gücü ve o değerlere yönelik -içten ve dıştan taarruzun boyutu ölçüsünde, her toplum için az ya da çok, önemli travmalara yol açmış ve açmaktadır. Batının çok boyutlu politikalarıyla, bu travmaları kendi artı hanesine kaydedecek bir şekilde yöneterek sonuçlandırdığı da bir vakıadır. Bu öylesine bir kısır döngü hâline gelmiştir ki tamamen bu dünyaya, bu dünyanın hazlarına yönelik seküler bir mahiyeti içkin olan Batı medeniyeti, bunun sonucunda insanları düşürdüğü doyumsuzluk ve ruhsal bunalımlar apaçık ortada iken, kendini “olmazsa olmaz” bir değer gibi gösterebilmiş ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Doğu, Samuel Huntington’un İngilizce’de kafiyeli olarak “the West and the Rest” kelimeleriyle yaptığı ayırımdaki “the Rest”e tekabül eder şekilde “Batılı-olmayan bütün dünya” anlamında kullanılmaktadır. Avrupalıların Batı uygarlığına ilişkin ürettikleri ve güçlü felsefi temellerden yoksun aşırı özgüven duygusu çok değil sadece bir yüzyıl sonra 19. yüzyılda yerini melankoliye karamsarlığa siyasi çalkantılara sosyal ve ekonomik çatırdamalara ve nihayet entelektüel ve sanatsal başkaldırılara terk ediyor.

Bu medeniyetin cennet köşelerinden İsveç’te (ki kalkınma-refah-zenginlik bakımından üst düzeydedir) halkın %63’ü ömründe tek bir dost edinmemiştir. İnsan insanın kurdudur ve her insan “öteki”ni özgürlüğüne tehdit olarak görür.

Paul Valéry, Batı Medeniyeti’ni şöyle tarif eder:

– Ahlak alanında: Hristiyanlık ve özellikle de Katoliklik,

– Hukuk, siyaset ve devlet alanında: Roma Hukuku’nun kesintisiz nüfuzu,

– Düşünce ve sanat alanında: Eski Yunan geleneği.

Garaudy, buradaki hinliği şöyle açıklıyor:

“Bu üç ‘akım’ da kendi asıl kaynaklarından niçin koparılıyor bilir misiniz? Böylece Batının mutlak bir başlangıç olduğu, köklerinin araştırılması reddedilen, yalnız ve biricik, bir çeşit tarihî mucize gibi, bir ağaç olarak boy attığı kuruntusu yaratılmak isteniyor da ondan.

Maksat, şu gerçeği gizlemektir: Batı diye adlandırılan medeniyet, doğuşunu Mezopotamya ve Mısır’a, yani Asya ve Afrika’ya borçludur. Dikkatlice incelersek, Batının (yani Eski Yunan, Roma ve Hristiyan) kaynaklarının hepsinin de Asya ve Afrika’da doğduklarını görürüz. 16. yüzyıldan beri birbiri ardınca yok sayılmış ve mahvedilmiş medeniyetlere bir göz atalım. Tahribat Amerika’da başladı. Hernan Cortes, Meksika’ya ayak basar basmaz Aztek kültürünü imha eder ve Mayaların kültürüne öldürücü bir darbe indirir. Miranda’nın ilk baş papazı Yucatan’da gerçek bir kitap yakma töreni düzenler ve Hristiyanlığın yayılışını kolaylaştırmak için Mayaların bütün yazılı eserlerini imha etmekle övünür. İspanyolların gelişinden sonraki döneme ait bugün elimizde bulunan eserler, çoğunlukla şarkıların ve sözlü geleneklerin sadece yazıya geçirilme denemesinden ibarettir. Yani Popol Vuh ile Şilam Balam… Binlerce yıllık bu metinler, kulaktan kulağa sözlü olarak aktarıla gelmişlerdir.

İnsan ister istemez şöyle hayal ediyor:

“Medeniyetler karşılaşması, istilâ ve işgal yerine daha başka türlü olsaydı, bu mabetleri yapan ve böylesi heykelleri diken halkların insanlığa katkısı acaba ne olurdu?

Sadece bir örneği hatırlayalım:

Hiçbir gözlem âletine sahip olmadıkları hâlde, yine de güneş yılını 365,2222 gün şeklinde büyük bir dakiklikle tespit edebiliyorlardı. Gregoryen takvimi, bunu 365,2225 gün olarak verir. Zaten astronomik devridâim ilmî yollarla belirlendiğinde de 365,2222 bulunur. Demek ki bu adamlar, bizim Gregoryen takvimimizden daha dakik, yaklaşık 1/10 000 bir takvim kullanıyorlardı!

Hangi yolla? Bunu bilemiyoruz, arşivler misyonerler tarafından yakıldığı için.

Biz Avrupalılar, Çinliler ve Araplar sayesinde daha bilip öğrenmezden çok önce, Mayalar, onluk sayı sistemini kullanıyorlardı.”

Nursi’nin Avrupa uygarlık sorununa dair değerlendirmesi “Hakikat Çekirdekleri” başlıklı vecize külliyatında sunulmuştur. Burada Nursi, modern uygarlığın üzerine kurulduğu beş olumsuz ilkeyi sıralar:

  1. Nokta-i istinadı (dayanma ve güvenme noktası) kuvvettir.
  2. Hedef-i kastı (kastedilen hedef) menfaattir.
  3. Hayatta düsturu (genek kural, kaide) cidaldir (savaşma, cenk)
  4. Kitleler mâbeynindeki (arasındaki) rabıtası (bağ), âhari (başkası) yutmakla beslenen unsuriyet (ırkçılık) ve menfi (olumsuz) milliyettir.
  5. Cazibedar(cazibeli) hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî(cesaretlendirmek) ve arzularını tatmindir.

Sanayi devrimi dedikleri dönemden sonra Batı Medeniyeti çelik çarklara sahip olmuş ve bu güçle dünya üzerinde ezici bir hakimiyet gösterisini başarabilmiştir.

Sanayi devrimi zulüm ve tahakkümle gerçekleşmiş bir harekettir ve bugün hala onun meyvelerini yerken o zulüm ve tahakkümden nasibimizi bol bol alıyoruz. İnsan olarak “neyi ne şekilde aldığımızı ve uyguladığımızı” bilmemiz gerekiyor. Ve tabii hangi değerlerimizi hangi değerler pahasına feda ettiğimizi….

Toynbee’ye göre;”Her medeniyet doğar büyür gelişir ve ölür.” Osmanlı’nın zafiyeti neticesinde ortaya çıkan dünyevi boşluğu bir başka medeniyetin bir başka yapılanmanın biçimleri doldurmuş. O biçimlerin ardından, o biçimleri üreten değerler gelmiş. Bizim belki şuanda da gözden kaçırdığımız “her biçimin ardında bir değer vardır” gerçekliğidir.

Siz bir nesneyi üretmezseniz, o size bir yerden gelir- takrirden ya da taklitten- ama gelenin arkasında göremediğimiz mündemiç bir değer vardır. O değer gelen şeye bağlıdır, ayrılması söz konusu olmaksızın. Ürün-değer ilişkisi maddedeki gizli öz olarak tanımlanabilir. Siz o nesneyi kullandıkça o değer sizi, yani önce davranışınızı, sonra da o davranışın arkasındaki size ait değer hükmünü dönüştürür. Neticede de “Bu da artık çok önemli değil ne olacak ki!” dediğiniz an artık bir tasavvurda sona erdiğinizi ilan edersiniz.

Bugün gelinen noktada Batı medeniyetinin en önemli tezahürü tüketim toplumudur. Ayrıca sınır tanımayan çağdaş özgürlük tanımları ve yaşam biçimleri de bir başka açıdan bu medeniyetin göstergeleridir. Çevre tahribinden, dünyanın kaynaklarının sorunsuzca tüketilmesi ve yaşanan küresel felaketler, aslı itibarıyla sorumluluğun bir medeniyetin inşası ve gelişimi için ne kadar önemli olduğunu bize anlatmaktadır. Osmanlı Devleti, bilindiği gibi “vakıf medeniyeti” şeklinde tanımlanır. Tarihsel süreç içerisinde toplumsal hayatın ince detaylarını içine alan birçok vakfın bu sorumluluk anlayışından beslendiğini söyleyebiliriz. Kuşlar için, zayıf ve fakirler için vakıflar, çeşmeler vb. bu konuda hemen verebileceğimiz birkaç örnektir.

 Medeniyete ve topluma göre şekil alan ve topluma şekil veren zaman tasavvuru, aynı zamanda değişen zaman anlayışına bağlı olarak zamansal uygulamalar ve sembolleri de değiştirmektedir. Zaman tasavvurundaki değişimin, Türk-İslam toplumunun hayatındaki değişimleri nasıl etkilediğini en iyi anlatan metinlerin başında, şüphesiz Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” adlı kısa ve özlü makalesi gelir. Haşim bu yazısında şunları söyler:

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. ‘Saat’ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin ederdi. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayini bu saatlerle ölçtüler. Zevali saatin âdât ve muamelâtımızda kabulü ve ezanı saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metrûk bir “eski saat” haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimiz üzerinde vahîm bir tesiri hâiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lâkayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni ‘ölçü’ bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda yeni ‘gün’ vücuda getirdi. Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı ‘gün’ün getirdiği maişet şekli de bizi fecr âleminden mehcûr bıraktı. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmiğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Eski ‘saat’le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz…

Avrupa fiilen tarihi hükümranlığını yitirmesine rağmen Batı uygarlığı Amerikan hegemonyasıyla bütün küre ölçeğinde hakimiyetini tesis etmiş olsa da sadece Batı toplumlarını değil bütün insanlığı büyük bir hakikat ve varoluş bunalımının eşiğine sürükleyen çok yönlü bir metafizik felaketin hem tohumlarını ekiyor, hem de gelişini haber veriyor; ama bu küre ölçekli varoluş ve hakikat krizinden nasıl çıkılabileceğine ilişkin fikri bir proje veya çıkış yolu önermiyor, öneremiyor. Sadece gelen, gelmekte olan felakete dikkat çekiyor bütün romantik/modern düşünür ve sanatçılar. Bu durumu en iyi Nietzsche görüyor ve şu çarpıcı tespitiyle durumu özetliyor: “-Batılılar olarak- insanlığa söyleyebileceğimiz tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceğimiz gerçeğidir.

Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu   sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

“Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser; insanın kendisi. Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı Osmanlı yaratmış ve yaşatmış. Kendini tanımak irfanın ilk merhalesi. Düşünenin görevi insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak; Kızmadan, usanmadan irşat…” CEMİL MERİÇ

Medeniyet “in kaynağı, vahiy; kurucusu Hz. Peygamber; kurucu sütunları ise ilim, irfan ve hikmet menzilleridir. İlim, irfan ve hikmet menzilleri, medeniyetin Efendimiz “in (sav) şahsında ve yaşadığı dünyada, hakikatin Mekke sürecinde hayat bulduğu, Medine sürecinde hayat olduğu, Mekke ve Medine süreçlerinin hasılasıdır.

Müslümanın temel kaynağı önce vahiy sonra sünnettir. Esas olan bir medeniyet kurarken de bu ölçü ve fikirdir. En büyük kılavuzumuz Rasulallah (sav) dir. Ahzab suresinde de zikredildiği üzere O bir şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildi. Aynı surenin devamındaki beyanda O Hakkın aynası ve hakikatin aydınlatıcı bir kandilidir buyruldu. Dolayısıyla Rasulallah`ın vasıfları kalkış noktamız ve varış rotamız olmalıdır. Buna binaen İslam medeniyetini oluşturacak olan Müslümanlar, güzel hasletlere, ahlaka sahip olmalıdır. İslam medeniyetinin temel disiplini; Müslümanın boş, lüzumsuz ve onu ilgilendirmeyen şeylere harcayacak vakti olmamasıdır. İslam medeniyetini oluşturabilmek icin öncelikle hakikatli bir Müslüman olmak gerekmektedir, bu da ancak vahiy ve sünneti anlamak, hayata geçirmek ile mümkündür.

Yani İslam’ın muvaffakiyet anlayışı önce kendine bakmak ve İslami hakikatin söylediği istikamette kendini bezemektir. Bunun en temel kriteri fiil ile kavlin bir olmasıdır.

Peki tarihimizdeki medeniyet veya İslam Medeniyeti nasıl zuhur etmektedir?

Yaklaşık iki yüzyıldır, köklü bir medeniyet buhranı yaşıyoruz. Tarihimizde yaşadığımız bu ikinci medeniyet buhranı sarsıcı bir fetret döneminin zuhur etmesine yol açtı.

Moğol istilası, haçlı saldırıları ve Endülüs medeniyetinin çökmesinden sonra yaşadığımız birinci medeniyet buhranı temelde siyasi bir buhrandı bir fetret dönemine dönüşmemişti. Bu buhranı insanlık tarihinin Asya, Afrika ve Avrupa’dan oluşan merkezi coğrafyasındaki bütün medeniyet geleneklerinin üzerine oturarak hem bunlardan yararlanan hem de akidevi fikri ve siyasi bütünleşme gerçekleştiren Osmanlı tecrübesiyle ürettiğimiz çok yönlü cevapla aştık.

İslam evrenseldir ve hedefi Allah`tan korkan sakınanlar vesilesi ile insanlığı selamete eriştirmektir. İslam kardeşliktir, yeryüzünde Hakkı ve adaleti hâkim kılmaktır. İslamiyet’in temel hedefi; insanın nefsini yenmesi ve ahlakça daha üstün bir meziyete sahip olmasıdır. Osmanlı’yı büyüten hakikate sahip olmanın verdiği özgüven ile diğer medeniyetleri, dinleri ve felsefeleri araştırmakta, eleştirmekte ve kendini geliştirmekte kullanmaktan çekinmeyen bir medeniyet anlayışıdır. Müslüman; her şeyi Allah’ı tanımak, O`nun yolunda gitmek veya O`nun yolunu insanlara açmak için kurmaktadır. Sanat ve edebiyat gibi alanlarda da bu böyledir. Müslüman sanatına asla bunun üzerinde bir değer veya amaç biçmez. Allah’ın emirleri ve yasakları, insanın dünyada yaşama kılavuzudur.

Bir toplumun gelişmişliğinin delili yalnızca ürettiği sanat ve edebiyat olmamalıdır. Zira insan ve onun yaşamı bundan çok daha kapsamlı ve farklı unsurları içinde barındırmaktadır. Toplumun genel refahı ciddi bir kriterdir. En önemlisi de zengin ile fakirin arasındaki farkın uçurum olmamasıdır. Kur’an’da namazın ehemmiyetinden bahseden ayetlerde namazın hemen ardından gelen zekât; hükümeti, toplumu ve bireyi korumakta ve iktisadi bir sistemin yapı taşını oluşturmaktadır. İktisadi rahatlık elbette ki huzur ve kardeşlik ortamını destekleyen ciddi bir unsurdur. İslam, iktisadı çökmüş veya eksik olan sistemi tekrar inşa edebilir.

Kapitalizm aksine rekabet ruhu yerine İslam kardeşlik bilincini oluşturmaktadır. Müslüman için yeryüzü geçici bir mekân ve aynı zamanda ekin yeridir. Bunları ve nebevi ahlakı göz önünde bulunduran her Müslüman infak etme gayretinde olacaktır. Bu sadece toplumun iktisadını değil ahlaki değerleri, kardeşliği, huzuru ve refahı sağlayacaktır.

Blasco İbanez “Müslümanlar, kendilerinden yedi yüz senede ancak geri alınabilen yerleri, iki sene içinde fethettiler. Söz konusu olan, silah zoruyla dayatılan bir istilâ değil, sapasağlam kökleri her bir yandan fışkıran yeni bir toplumdu.” demiştir.

9. yüzyılın başında, daha Avrupa okuma yazma nedir bilmezken Halife Me’mun zamanında Müslümanlar, Bağdat’ta dünyanın en büyük kütüphanesini inşa etmiştir. Batılılar ise Bağdat’taki bu kütüphaneyi tarumar etmişlerdir. İslam medeniyetinin diğer medeniyetlere karşı tutumunu ise sahip olduğu Beyt’ül-Hikme’nin antik medeniyetlerin bütün eserlerini muhafaza etmesinde görebiliriz.

Kurtuba’da, Emevi halifelerinden Hâkem’in yüz bin cildi aşan bir kütüphanesi bulunuyordu.

Oysa kendisinden dört asır sonra gelen bilge lakaplı Fransa kralı V. Charles’ın kitap sayısı bin idi.

Charlemagne döneminde yaşayan Harun Reşid zamanından itibaren Müslümanlar, pamuktan kâğıt yapıyor ve böylece kültürün çok geniş bir kesime yayılmasını sağlıyorlardı.

Tıpta, Hint-İran hekimlerince uygulanan çiçek aşısı, 900 senelerinde Müslümanlarca iyice geliştirilmişti; hâlbuki Batı, bu usulü Jenner marifetiyle bulabilmek için 1797 yılını bekledi.

Batı, Marco Polo’nun keşiflerine hayran kalmıştır. Hâlbuki 831 yılında, yani Marco Polo’dan dört yüz yirmi beş sene önce bir Arap seyyah, Çin’e seyahat eder ve bu gezisi sırasında, Canton civarına ve büyük ihtimalle de Kore ve Japonya’ya kadar ulaşır.

İbn Haldun, beşerî bilimler sahasında evrensel bir şahsiyet olarak hâlâ gündemdedir. Müslümanlara gemicilikte tartışılmaz bir üstünlük kazandırmıştır. İbn Haldun, şu tespitte bulunmuştur: ‘Hristiyanlar, Akdeniz’de bir tahta yüzdürmekten bile âcizdiler.’

İbn Haldun gibi nice bilgeler, bu kadar büyük bir kütüphane, medeniyetlere kucak açan bir tutum, kocaman bir medeniyetin günümüze kadar gelen yansımalarıdır yalnızca.

Avrupanın karanlık çağ olarak nitelendirdiği zaman diliminde Osmanlı; İslam Medeniyeti’ni sergilemiş ve başta Avrupa olmak üzere asrı aydınlatmıştır.

Müslüman Medeniyeti’nin önemli bir ögesi de öte dünya inancı olmuştur. İnsanı ve dünyayı bu medeniyet, öte dünya inancını merkeze alarak kurar. Nihayetinde bu algılama biçimi, mimariden minyatürlere, gündelik yaşama kadar tezahürlerini göstermektedir. Dolayısıyla İslam Medeniyeti, sadece bu dünyanın sınırları içerisinde şekillenen bir unsur olmamış; hatta tam tersine birçok üretimleri öte dünyayı da insan hayatına dahil etmiştir. Ancak Batı Medeniyeti’nin seküler karakteri, her şeyi bu dünya ile sınırlı olarak düşündüğünden, cenneti de bu dünyada kurgulamaya çalışmıştır. Bu bağlamda Müslümanların Medeniyeti aşkın ve açık; Batı Medeniyeti ise içkin ve kapalı devredir. Diller, renkler, ırklar, örf ve âdetler, folklorik ve geleneksel özellikler, aşiretler, kabileler, kavimler ve halklar sayısınca çoktur. Ama bu çok renkli dekoru süsleyen ortak bir din, ortak bir si­yasal amaç ve ortak bir ideal vardır.

Dört halife döneminden başlayarak Emevî ve Abbasî hilafeti boyunca devam eden fetihlerle birlikte Müslümanlar farklı kültür ve medeniyet havzalarıyla karşılaştıklarında, sadece farklı dinden ve kültürden toplumlarla değil aynı zamanda belirli felsefi ve bilimsel paradigmalarla yüz yüze gelmişlerdir. Bu süreç dâhilinde Hint kültürü ve Sasani İmparatorluğu’nun taşıdığı kadim Fars mirasıyla birlikte, İskenderiye, Harran, Nisibis, Edessa gibi bölgelerde kısmen canlılığını devam ettiren Antik Helenistik birikim İslam kültür coğrafyasının bir parçası hâline gelmiştir. Müslümanların özellikle Antik Helenistik birikimi devralma süreci Abbasî halifesi Mansur’un Bağdat’ı inşasını takiben başlar ve 10. Asrın sonralarına kadar devam eder.

Müslüman Medeniyeti’nin gerçekleşeceği temel zemin ümmettir. Ümmet, çok sayı­da aşiret, kabile, kavim ve halklardan meydana gelir. Ümmet, bu anlamda ev­rensel İslâm birliğidir. Kişi dünyanın neresinde yaşarsa yaşa­sın, hangi dili konuşursa konuşun ve hangi renkten olursa ol­sun, İslâm’ın temel inanç felsefesini ve ilkelerini kabul ettik­ten sonra bu evrensel birliğin yani İslâm ümmetinin doğal bir üyesidir; herkese terettüb eden haklar ve görevler kendisine de terettüb eder ve her Müslüman gibi özgür, bağımsız, onurlu ve eşit haklara sahip olur. Bu ümmetin tarihsel önderi Hz. Peygamber, çağdaş önderi ise dönemin yasal ve ictihad gücünde olan imamıdır.

Nitekim Osmanlı üzerinden tecessüm eden bir İslam Medeniyeti’nin tam da böyle bir ümmet zeminine oturduğunu söylemek mümkündür. Müslümanların bu medeniyeti vahiy merkezli olmakla birlikte, çok farklı milletlerden insanları da içinde barındırmakta idi. Bu çeşitlilik bir medeniyetin kendi iç dinamikleri, gelişimi ve karşılıklı alışverişleri bağlamında önemli ve gereklidir. Osmanlı Medeniyeti bu çeşitlilikleri siyasi ve sosyal bir birlik olarak ümmet temelinde yapılandırarak korumuş ve hiçbir zaman kapalı devre ve homojen olmamıştır; bununla beraber İstanbul’da ve Anadolu’da kendisinden önceki medeniyet göstergelerini yok etmeye uğraşmamıştır.

İslam Medeniyeti’nin bünyesinde barındırdığı çeşitliliğe karşın tarihi boyunca hiçbir zaman renk ya da ırk önyargısı İslam’da var olmamıştır. Siyah, beyaz yahut sarı renkli insanlar şehadette, camide veya saraylarda aynı eşitlik ve kardeşlik duygusuna sahip olarak yaşayagelmişlerdir.

Gerçekten de, İslam Medeniyeti refah ve sosyal katmanlarda farklılıkların olduğu ama bu farklılıkların asla Batıda anlaşıldığı ve gözlendiği gibi sınıf ya da kast ayrımcılığına tekabül etmediği bir medeniyettir.

İnsanlık tarihinin idrak ettiği tek saadet asrı, mutlak insan-ı kâmil Efendimiz’in yaşadığı asırdır. O’ndan önce yaşayanlar ve sonra yaşayacak olanların gerçek mutluluğa erebilmeleri o’nun nurundan alacakları nasipleri miktarıncadır. Yine İslam Medeniyetinde insanı, insan-ı kâmillerle irtibatlandırarak onu eğitime ve manevî doygunluğa ulaştırıp saadet ve refahını temin yolu izlenmiştir.

İlk dört halifenin Medine halkıyla ve onlarla ilişki kuran herkesle kurdukları insani ilişkiler, son derece nazikti. Bütün Müslümanlar şer’i hukuku biliyorlar ve ona itaat ederek hayatlarını huzur içinde sürdürüyorlardı. Bir meselede şüpheye düştükleri zaman meselesini karşı karşıya kaldıkları müşkülleri en iyi şekilde çözen halifeye ya da onun temsilcilerine müracaat ediyorlardı. Bir polis gücü yoktu; ayrıca emniyet güçlerine ihtiyaçları da yoktu. Özgürlükler ve halkın kendini yönetmesini sağlayan kurumlar teminat altına alınmıştı. Halifenin tek kaygısı onların mutlu huzur ve sükûn dolu bir hayat sürdürmelerini sağlamaktı.

Toplumda töre ve aklın hâkimiyetinin İslam’la gerçekleştirdikleri bileşim çoğu zaman tarihte İslam Medeniyetleri dediğimiz vakıayı ortaya çıkarmıştır. Arap töresi ve akıl (daha açıkçası günün imkân ve şartları karşısında takınılan tavır) İslam’la kaynaşma çabası gösterdiklerinde bir medeniyet doğdu.  Bu medeniyetin zirvesi Abbasi Dönemi oldu. Berberi? töresi ve akıl İslam’da birleşmek isteyince, Endülüs Medeniyeti ortaya çıktı. Türk töresi ve akıl İslam’la eritilmek istendiğinde de Selçuklu ve Osmanlı Medeniyetleri tarih sahnesine çıktılar.

İtiraf edelim ki hafızamızda kalan kendi medeniyetimizin izlerini takip etmek istediğimiz zaman ne yazık ki bu izler bizi kendi medeniyetimize götürmüyor. İz sürmek isteyenlerin, yer yer silinen izlerin bir ucunu diğer ucuyla buluşturamayıp kayboldukları ya da yanlış istikamete saptıkları bir gerçektir. İyi iz sürenlerden birçoğumuzun varabildiği son nokta ise “yaşanılabilir olma hüviyetini kaybetmiş kültürümüz” ve “tarihe mal olmuş bir medeniyet” fikrinden öteye geçmiyor.

İnsanın insanla, tanrıyla, mekânla ve eşyayla arasında bir değerler silsilesi vardır, buna medeniyet deriz. Dolayısıyla hayat her safhasında medeniyete mündemiçtir. Sanat, edebiyat, şiir; medeniyetin tezahürleridir. İslam bu hususta ince eleyip sık dokumuştur.

Tiyatro, kılık değiştirerek başka birinin canlandırılması Müslüman kişinin asaletine aykırı olarak görüldüğü için pek hoş karşılanmıyordu. Hele de Müslüman bir kadının başka birinin kılığına girerek rol oynaması tamamiyle İslam ahlakına ters düşüyordu. Dolayısıyla tiyatro sanatı, gezgin Rum ve Ermeni oyuncuların ellerinde oldukça düşük düzeyde varlığını sürdürüyordu. İslam dünyasında tiyatroya yaklaşan ve oldukça yaygın olan tek sanat türü gölge oyunuydu. Gölge oyunu bütün milli ve mahalli bayramlarda törenlerde sıklıkla sahneleniyor oldukça geniş bir konu yelpazesi kullanılıyordu. Toplumun kültürlü ve birikimli kesiminin dahi keyif alabileceği ölçüde mükemmel bir düzeye ulaşmıştı.

Resim ve heykel ise, canlı yaratıklara tapıcılıkla ilişkilendirildiği için geleneksel tasarım çalışmalarıyla sınırlandırılmıştı. Bu konuda gerek Kur’an’da, gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde doğrudan bir emir, bir yasak söz konusu değil. Ancak İranlı bir ressamın Efendimiz’i İran halkına göstermek için portresini yapma izni istediği Peygamber’imizinse İranlı ressamın bu isteğini tapınma nesnesine dönüştürebileceği korkusuyla reddettiği bir hadise söz konusudur. İslam medeniyetinin çözünmeye ve çökmeye yüz tutmasından sonraki süreçte Müslümanlar arasında portre ve tür resmi filizlenmişti. Her ne kadar elde edilen sonuç sanat değeri bakımından bir ölçüde harikulade olmuş olsa da bunların İslami olarak nitelendirilmesi bir hayli zordur.

Hat sanatı, bütünüyle resim sanatı üzerinde getirilen sınırlamaların ürünü olarak doğmuş ve geliştirilmiştir. Aynı şey büyüleyici çini sanatı, İslam mimarisini diğerlerinden ayıran taşa işlenmiş yaprak tasarımları ve zarif çiçek motifi işlemeleri için de geçerlidir.

Arabistan Yarımadası’nda İslam’ın gelişinden önceki cahiliye döneminde yalnızca tek bir edebi kompozisyon türü vardı: şiir. Cahiliye dönemi Arapları şiirde ustalaşmışlardı. Bazı oryantalistler, cahiliye döneminde yazılmış olan ünlü muallaka-i seba aşkı kasidesi dolayısıyla yaptıkları yorumlarda, cahiliye döneminin çok iyi bilinen birkaç şairini İslam döneminin binlerce şairinin önüne yerleştirme temayülü göstermişlerdir. Cahiliye dönemi şiirinin günümüze ulaşan pek az örneğinde genellikle okuyucuya tesir eden yoğun bir duygu vardır; ama kültürel zenginlik ve çap açısından bakıldığında, örneğin İmru’l-Kays’ın ya da Kab İbn Zübeyr’in şiirleriyle herhangi bir Müslüman şair arasında karşılaştırma yapmak mümkün değildir. İslam medeniyetinde şiir tanrıların seçilmiş bir azınlığa sunduğu bir lütuf değildi; bilakis şiir, zeki ve yetenekli insanların hoşça vakit geçirmelerine olanak sağlardı.

İslam ülkelerinin dışında bir benzeri olmayan edebiyat türlerine gelince, Hz. Peygamber’in sözlerinin ve eylemlerinin bir araya toplandığı devasa hadis külliyatları bu alandaki en mühim eserlerdendir. Bu edebiyat türünün temel özelliği sahih olan metinleri sahih olmayan metinlerden ayırt edebilmek için kılı kırk yaran gelişkin bir kontrol mantığına sahip olmasıdır. Erken dönemin hadis külliyatları, daha sonraki çağların muhaddisleri tarafından gözden geçirilmiş düzeltilmiştir. Eğer bir hadisin rivayet zincirinde bir boşluk ya da hadis ravilerinde güvenirlik, dürüstlük ve şahsiyet bakımından bazı kusurlar görmüşlerse bu tür hadisleri zayıf hadis kategorisine yerleştiriyorlardı.

İslamiyet’in en geniş literatürü İslam hukuku olarak adlandırılan fıkıhtır. Fıkıh; günlük davranış, aile hukukunu, sosyal siyasi hukuku ele almaktadır. Fıkıhın özelliği, tartışılması, incelenmesi ve aydınlatıcı bir şekilde metin haline getirilmiş olmasıdır.

Mimariye gelince… İslam Medeniyeti’nin mimari alanındaki muazzam başarıları konusunda söylenecek pek bir şey yok. Kurtuba’daki büyük camiden Semerkant meydanına E’l-Hamra’dan Tac Mahal’e Tuna Nehri’ne bakan tepeleri taçlandıran velinin şirin türbesinden Kayravan ve Kahire’nin kümbetlerine ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya kadar İslam dünyasında, İslam tarihinde gelmiş geçmiş ülkelerin veya havzaların çeşitliliği kadar çok sayıda mimari tarz geliştirilmiştir. Bu mimari eserlerin hepsi de İslami eserlerdir ve yine bunların hepsi de bütün ülkelerin ve milletlerin hayranlık duymaları gereken örnek sanat harikalarıdır. Camiler, saraylar, kasırlar, okullar, hastaneler, hoşça vakit geçirilen mekânlar ve hepsinden önemlisi bahçeler, İslam mimarisinin güzele âşık olan herkes için oluşturduğu cennetin çeşitliliğinin ve zenginliğinin bir sınırı olmadığını gösteren muhteşem eserlerdir.

O muazzam zamanların Müslümanları her şeyden önce güzele ve güzelliğe âşık olan insanlardı. Putperestlikle ilişkilendirilen sanat türleri İslam’a ters düştüğü için Müslümanlar her şeyden önce ve öte tabiatın güzelliği üzerinde yoğunlaşmışlardı. Uzun zaman önce Aristo, sanatı iyi anlamak için onu tabiatla karşılaştırmanın gerektiğine işaret etmişti. Sanat, insan zekâsı­nın tabiatı işlemesidir; kendi maksadına göre tabiata ustaca tesir etmesidir. Eksiksiz bir medeniyet, mükemmel bir zekâ demektir. Böyle bir merha­lede hayat ve zekâ aynı şeydir.

Müslümanların sanat eserleri, tabiatla muhteşem bir uyum içindedir; o yüzden Müslüman sanatçılar, hiçbir zaman tabii çevreleriyle çatışma içine girmemişlerdir. Müslüman mimarların kubbeli eserlerinin güzelliği ve surlarla çevrili büyük pazarları tıpkı tepelerdeki ya da deniz kıyılarındaki dev mağara dehlizleri gibidir ve buradaki nesnelerin, suyun derinliklerinde görülen şeylerin titreşimi vardır. Gölgedeki sükûnet ve dinginlik ile gün ışığındaki renk, gerilim, dayanıklılık kusursuz şekilde mezcedilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) Kâbe ve Mescid-i Aksa ekseninde Medine’de inşa ettirdiği Mescid-i Nebî ile medeniyetimizin iki ana unsurundan biri olan İmâru’l- biladin başlangıç noktasını ve merkezini işaret etmiştir. Bizim medeniyetimizde şehir planlaması camiyi merkez almıştır. Osmanlı ve daha önceki dönemlerde kurulan şehirleri bu yönüyle incelendiğimiz zaman bu uygulamanın özenle yürütüldüğü ve korunduğu görülecektir. Tefrîhu’l-ibâdın merkezinde ise insân-ı kâmil bulunmaktadır.

İslam mimarisinin belli başlı özellikleri bunlardır. Arap halifeleri ve Türk sultanları kadar muhteşem mimari hamiler var olmamıştır hiçbir zaman.

İslam Medeniyeti’nin dikkat çekici özelliklerinden biri de Avrupa’nın kutsallıkla karıştırdığı pisliğin içinde yüzdüğü bir zaman diliminde temizliğiydi. Her şehirde, sıcak sularla yıkanılan hamamlar, içme ve temizlik amacıyla kullanılan sebiller ve çeşmeler vardı. Müslümanların olduğu yerde ilk aranılan özellik tertemiz suyun bulunuyor olmasıydı. Sık sık yıkanma ve temizlenme Müslümanların dinleriyle öylesine özdeş hale gelmişti ki Müslümanlar sürüldükten sonra Endülüs’te 1566 yılında halka İslam’ı hatırlattığı gerekçesiyle hamamların kullanılması ağır şekilde cezalandırılıyordu.

Eğitim, bir medeniyet meselesidir. Dünyaya, eşyaya, insana, tabiata ve tabiî Yaratıcı’ya nasıl baktığınızı, genç kuşaklarınıza nasıl bir gelecek bırakmayı tasarladığınızı gösteren en önemli biliş, oluş ve varoluş alanlarının başında gelir eğitim meselesi.

Medeniyet kavramının zihinlerde netlik kazanamaması, maarifteki sorunları beraberinde getirir.

Her medeniyet veya bir medeniyetin mensubu her toplum, kendi değerlerini, anlam ve sembol haritalarını eksene alan bir eğitim sistemi inşa eder. Eğer eğitim sisteminiz, medeniyet fikirleriniz çerçevesinde inşa edilmezse, geleceğinizi kendi ellerinize alamaz, insanlığa bilim, ilim, fikir ve sanatta öncülük edecek büyük hamleler yapamazsınız.

Türkiye’de, Cumhuriyet’ten bu yana, monteleme yoluyla, tepeden inme yöntemlerle hâkim kılınan, bizim medeniyet mefkûremizi yok sayan, bu ülkenin çocuklarını, bizim değerlerimizi, anlam ve sembol haritalarımızdan tarih yapan medeniyet ruhumuzdan ve ruh köklerimizden uzaklaştırmayı temel gâye edinen sömürgeci bir eğitim sistemi hükmünü icra ediyor hâlâ!

Türkiye, dünyanın, bir yandan Batılılar tarafından sömürgeleştirilemeyen tek ülkesidir; ama öte yandan da, paradoksal olarak, kendi kendini sömürgeleştiren yine tek ülkesidir. Bu nedenle, Türkiye’de yaşanan bu eğitim cinayetinin farkına bile varabilmiş değiliz.

Maarifin sorun olmadığı vakitlerdeki muhtelif ilimlerin sentezinden oluşan sistematik eksiksizdi. İslam’ın o muazzam günlerinde seküler eğitim ile dini eğitim arasında bir ayrım yoktu. Bütün eğitim çabaları, dini alana dâhildi. Yakın zamanlarda bir Avrupalı yazar: “Camide, diğer müspet bilimlere Kur’an, hadis ve fıkıh yani İslam hukuku ilimlerine denk bir yer verilmesi İslam’ın yüceliğinin ve azametinin bir ürünüydü. Cami o parlak günlerinde İslam’ın üniversitesiydi ve sınırları içine bütün medeniyetlerden tevarüs edilen, çağın bütün bilgilerini coşkuyla çekebildiği için üniversite olarak adlandırılmayı ziyadesiyle hak ediyordu.“ demişti.

 Arapça’da üniversite anlamında kullanılan “camiatün” sözcüğü cami sözcüğüyle aynı anlam kümesine aittir. Yine cemiyet, cemaat, ictima gibi kavramlar da bu anlam haritasının önemli köşe taşlarını teşkil eder.

Osmanlı Türkçesi’nin omurgasını Kur’an Arapça’sı oluşturur. Bu temel, Osmanlıca’nın bütün dillerden beslenmesini sağlayan bir filtre işlevi görür! Kur’ân var olduğu sürece Osmanlı Türkçesi her zaman yeniden hayat bulabilir ve yeni bir medeniyet hamlesinin yegâne diline, kaynağına dönüşebilir. Bu nedenle, Osmanlı Türkçesine “ölü dil” diyenlerin, beyin ölümü gerçekleşmiş, geriye sadece cenazelerinin kaldırılması kalmış demektir!

Unutmayalım: Düşünce, dil’in kanatlarında yükselir.

Dil’lerini yitiren toplumlar kanadı kırık bir kuş gibidir; uçamazlar, düşerler.

Bir kez düşünce de, artık hem düşünemezler hem de düş görme yetilerini yitirirler.

Medeniyet; bir durum değil bir hareket, bir menzil değil bir yolculuktur.

Her insanın beşeriyete söyleyeceği bir sözü vardır. Sözü olan insanın kitabı olur. O kitap “Oku” ile başlarsa okuyanın bir medeniyeti olur. Medeniyeti olan insanın bu dünya için bir ideali olur. İdeali olan insanın ilkeleri vardır. Ve ilkeleri olan insanın adabı…

Adabı öğrenenin bir ümmeti olur.Ümmeti kebir olanın beşeriyete söylecekleri vardır. Sözü olan insanın kitabı olur. O kitap “Oku” ile başlarsa sahiplerinin bir medeniyeti olur.

Damla Karataş
Cemile Eslem Bakkal
Feyza Çizgici
Hümeyra Çatkal
Zeynep Dilara Akbaş

Heybeden Dergisi, 1. Sayı
Çınar Koleji – Genç Düşünce Platformu



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>