Pages

Categories

Ara

Ex-Ran (Ekran)

Ex-Ran (Ekran)

10 Aralık 2014
Genç Düşünce Platformu, Öğrenci Yazıları
Henüz yorum yapılmamış

Daha ben doğmadan hayatıma girmiş şu lanet şey. Ultrason denilen bir aletle, henüz daha elim yüzüm bile belli değilken özel hayatımın sınırlarını ihlal etmişler. Küçücük bir ekrana sığdırmışlar tüm hayati fonksiyonlarımı. Kalp atışlarımı hissetmek yerine, beni, hiçbir bağım olmayan bir ekrandan izlemeyi tercih etmişler. Ben böyle tanışmışım sahicilikten arındırılmış dünyayla.

Derken ilk adımlarımı atmaya başlamışım. Düşmüşüm, ağlamışım. Susturmak için bir çizgi film açmış annem, televizyondan. Ne de olsa “Çizgi film çocukların hayal dünyasını geliştirir.” demişler. Ben de susmuşum zaten. Oysa şimdi öğrendim ki zamanında niceleri gelmiş bu dünyaya. Öyle ki ben kâğıttan gemiler yapıp suda yüzdürmekten dahi acizken, gemileri dağlardan dolaştırmış bazıları. Anlayacağınız çizgi filmin gücü, sanallığıyla sınırlı kalmış. Bir de geliştirmesi gereken hayal gücümü kalıplara hapsetmek ve bizim olmayan kahramanları zihin ve gönül dünyamıza taşımakla. Mesela bir İslam düşünürünün veya sanatkârının ismini bilmek bir yana birinci dereceden akrabalarımın bile adını belleyemezken Ninja Kaplumbağalar üzerinden Rönesans sanatçılarının en ünlü heykeltıraş ve mimarlarının isimlerini Michelangelo, Donatello; Raffaello ve Leonardo’yu  çok iyi biliyordum.

Gel zaman git zaman sadece ben değil, tüm aile müptelası olmuşuz bu garip aletin. Bir de kumanda üretmişler kalkıp da yorulmayalım diye. Hep beraber rahle-yi tedrisinden geçmişiz bir güzel. “Birlikte ama yalnız” gibi sözleri olan bir parçanın klibini izlerken candan mırıldanmışız “iki yabancı” kısmını.  Ama hakkını da vermek lazım; hayatımda hiç yaşayamayacağım deneyimler yaşatmış bana. Mesela bir insanın ne kadar küçülebileceğini onda görmüşüm. Renkli ışıklar altında parlayan suratların aslında, sadece birer kamuflaj olduğunu ondan öğrenmişim. Acıların pazarlanışını, kahkahaların içine sinmiş hıçkırıkların isyanını en belirgin orada görmüşüm. İnsanların pazardan domates seçer gibi eş aramaları ve bu esnada da kendilerini teşhir etmeleri hiç garipsenmemiş.

Tüm mahremiyetiyle kalbin derinliklerinde korunan duyguların mezarlığa yollanışının acısını hafifletmek için kaybolan televizyon kumandasını ararken bir hayatımın olmadığını fark etmek de telaşlandırmamış beni. Dizilerden aparılmış repliklerle tutunmuşum yaşama. Akşam sekizde başlayan diziler gibi artık “Başkalarının aşkıyla başlıyormuş aşkımız.” ve dizi bitince o da bitiyormuş.

Ben artık bu gidişe bir “Dur!” demek istiyorum. Sizce de bitmeyecek olanı sahiden yaşamanın zamanı gelmedi mi? Ne zaman TV’nin renkleri, gün doğumunun kızıllığıyla yarışabilmiş ki? Görüş mesafemizi düşüren şu ekranları, gözümüzün önünden çekip atalım! Hayatımızın çözünürlüğünü arttıralım. Ne kaybederiz ki gönlümüzü tekrar gerçek duygularla ısıtsak…

TV’siz günler dilerim.

Elif Nur ÖZTEKİN



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>