Pages

Categories

Ara

Dua

Dua

17 Ağustos 2015
Genç Düşünce Platformu, Horanta Dergisi, Mezunlar, Öğrenci Yazıları
Henüz yorum yapılmamış

Dua

Bir Müslüman için hayat, kabını genişletme çabası şeklinde özetlenebilir herhalde. İnsanın duası da kabının çapınca olur ancak. Bu kap ise ancak acı ve ızdırapla genişler. Misal, bir bebeğin anne karnında büyürken, kendine yer açmak için diğer organları sıkıştırıp anneye acı vermesi gibi, insanın kabının genişlemesi de ancak böyle bir acı ve ızdırapla olur. Bu yönüyle acının, bir farkındalık ve idrak biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Bütün âlem insana vaat edilmişken, doğduğu noktada, kabını hiç genişletemeden ölmesi(telef olması) şüphesiz ki insanın başına gelebilecek en büyük felakettir. Bu genişleme acı ve ıstırap yoluyla olacaksa, Mecnun misali “ Ya râb bela-yı aşk ile kıl aşina beni/bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni” deyip bu acıyı bir nimet bilip başımızın tacı etmeliyiz. İnsanın acıya ve hüzne tahammül ve arzusu ise ancak sabırla olur. Sabır ise mahza duadır.  Dertsizlik, dermansız bir derttir diyerek kaybolmamız pahasına bizi bağlayan ipleri kesip, bir yolculuğa tâlip olabilmeliyiz.

İnsanın dua ile kurduğu ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için önce biraz felsefeye, sonra felsefe çerçevesinde gelişen fiziğe ve iman ile şirk psikolojisine değinelim. Bu yazının amacı duayı anlayabilmek için bakmamız gereken bu pencerelerden görünen manzarayı tasvir etmek olmayıp, okuyucuya en azından bu pencerelerin varlığını hatırlatmaktır.

İlk olarak Aristo mantığına değinecek olursak, Aristo felsefesinin bir ve sıfır felsefesi olduğunu belirtmeliyiz. Yani bu mükemmelliyetçi yapıda varlık ya heptir ya da hiçtir. Bu çerçeve içerisinde Tanrı dünyaya müdahil olmaz. Tanrı, bir saati kurup kenara çekilen olarak değerlendirilir. Bu yaklaşıma göre saat neye ve nasıl kurulduysa ancak onun sınırları içerisinde işler, bu sınırın dışına çıkmasına imkan yoktur. Başka bir şekilde ifade etmek istersek, ‘Aynı şartlar altında aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur.’ diyebiliriz. Bu sebep-sonuç ilişkisi, insanı maddenin ve yeryüzünün sınırlarına hapseder. İnsanın yeryüzüne hapsolması demek, insanın kendisinde mahpus kalması demektir. Bu formel algı, yaratıcıyı ortadan kaldırarak yeryüzünü bir mekanizma olarak tanımlar. Peki insanın bu mekanizma içerisinde Tanrı ile kuracağı ilişki nasıl olacaktır? Sebep-sonuç ilişkisiyle çizilmiş bir mantıkla bakan insan Tanrı’nın kendisine istediğini vermesi için öncelikle Tanrı’nın dilediğini yapar. İnsan, Tanrı’nın dilediğini yaptığı için, kendi isteklerinin de Tanrı tarafından yerine getirilmesi konusunda Tanrı’ya bir zorunluluk addeder.  Bu ilişkide insan tüccar gibi bir inanandır. Oysa Tanrı ile bu şekilde mekanik bir alış-veriş ilişkisi kurmak insanı pagan bir itikada sürükler.

Bu mekanik dünya algısı, sebep-sonuç ilişkisiyle açıkladığımız doğrusal düşünme yönteminin bir ürünüdür. Misal, mekanik dünya algısı sonucu ortaya çıkan ideolojiler doğrusal düşünme yöntemiyle bir soruna çözüm getirebilme amacı taşır. Yani ortada bir sorun vardır, bu sorunun çözümü için bir yol üretilir ve bu yol sonuç denen sorunun ortadan kalktığı noktada biter. İdeolojinin kurduğu mantık doğrusal şekilde işler. Ancak iman algısı doğrusal bir bakış açısı şeklinde değerlendirilemez. Bu algı saçaklıdır ve dahî spiraller çizerek ilerler. Bu spirallerin hiçbir halkası bir diğer halkayla aynı boyutta değildir ve sonsuzluğa dek uzar gider. Bunu somutlaştırmak istersek; ‘Tanrı düz çizgi kullanmaz’ diyebiliriz. Örneğin bir ormana baktığımızda bu ormanın hiçbir yerinin cetvelle çizilmiş gibi olmadığını görürüz. Orman, köşesi olmayan, canlı ve organik bir yapıdır. Bir başka örnek olarak şimşeğe, nöronlara ve ağaç köklerine bakabiliriz. Bunların saçaklı yapılar olduğunu görürüz. Ancak insan zihninin bir eseri olan parklar, caddeler cetvelle çizilmiş gibidir; doğrusaldır, saçaklı bir yapısı yoktur.

1. yüzyıla gelindiğinde ise Einstein’ın izafiyet teorisiyle insanın zamana bakışı değişmiştir. Ardından dünyayı yorumlayan yeni bir bakış açısı olan kuantum fiziğiyle de anlaşılmıştır ki, bu yüzyıla kadar madde denilen şey esasında bir dalga boyutuymuş. Yani dünya ile kurulan ilişkinin nesnel ve maddesel olmadığı anlaşılmıştır. Bu yaklaşıma göre insan, yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan her canlıyla etkileşim halindedir. Bu ilişki Edward Lorenz’in, Amazon’da kanat çırpan bir kelebeğin Amerika kıyılarında bir kasırgaya sebep olabileceği ifadesiyle somutlaştırılabilir. Bu bakış açısına göre attığımız ve dâhi atmadığımız her adım insanları ve insan oluşun anlama yükselmiş şekli olan insanlığı etkiler ve şekillendirir. Ben değiştiğim takdirde her şey değişir. Sen değiştiğin takdirde her şey değişir. Biz değiştiğimiz takdirde her şey değişir. İnsanın yeryüzünde halife oluşu, insanın yaptığı en küçük şeyin bile her şeyi değiştirmesi fikriyle anlaşılabilir. Bir adımın gücünün ve tezahürünün farkına varmak gerek.

Mekanik bir bakış açısına hapsolunmamış insan, bir kelebeğin kanat çırpışının tüm yeryüzüne bir tezahürü olabileceğini tahayyül edebilirken, bütünsel bir yaklaşıma sahip olmayan tikel şirk psikolojisi nasıl bir yaklaşım ortaya koymaktadır? Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, şirk yanılsamalı bir bakış açısıdır. İlk baktığı anda insana hakikat gibi görünür. Ancak şirki, Allah’ın hakikatinin bir karşıtı olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Şirk ancak yaratılmış olan insanlardaki hakikat yansımasının, algısının karşısında olabilir. Şirki Allah’ın hakikatinin karşıtı olarak görmek, şeytanı Allah’ın bir ötekisi, hasmı olarak görmek olur. Şeytan da bir yaratılmış olduğundan sebep yine yaratılmış olan insanın karşısında değerlendirilebilir ancak. Hakikatin karşısına şirki yerleştirmek, hakikatin değerini düşürmek olur.

İkinci olarak şirk algısı, insanın anlama seviyesinin aklın sınırları içerisinde kalması ve dünyaya o sınırlar içerisinde bir çözüm getirmesidir. Ama şirk yeryüzünü anlamakta rasyonel ve pozitivist olmak zorundadır zaten. Çünkü girdileri ve çıktıları aklın sınırlarında algılanabilen şeylerdir. Ancak bizler girdi ve çıktı olarak maddi olanı düşünmemeliyiz. Hatta düşünemeyiz. Çünkü bizim girdimiz mânâdır. Mana ise ölçülebilen, tanımlanabilen bir şey değildir. Yani şirkin matematiksel bir algıyla ölçüp biçme yetisi tevhidi, imanı ve manayı ölçemez. Ölçemediğin bir girdin varsa, neyin çıkıp neyin çıkmayacağını, çıkacaksa eğer, ne zaman çıkacağını bilemezsin. İşte şirk çıktıyı, sonucu bu diyarda vaat ederken, tevhid algısı bu dünyadaki bir sondan ve dâhi bir sondan bahsetmez. Şirk, bir nesilde, bir ömürde sonuç alma algısı olup, bir yolculuk fikrine sabrı yoktur. Oysa Kemal Sayar’ın ifadesiyle, var olmak yok olmayı göze alabilenlerin işi değil midir? Hangi tohum çiçeği görebilmiştir ki? İşte gerçekten vâr olabilmek için varlığımıza kıyabilmemiz gerekiyor. Tekrar kavuşabilmek ümidiyle kaybedeceğimize kıyabilmemiz gerekiyor. Sonuca odaklı değil, bizatihi sonucun dışında düşünüp iman edildiğinde dua, dua olur ancak. Herkes soracak: “Bitti mi zulüm?” diye. Hatta “aptalsın” diyecekler. Oysa mesele, zulmün hangi yönünde durduğundur. İman bir anlamda yeryüzü gerçeği karşısında kendini kandırmak demektir. Bütün varlıklar yeryüzü gerçeğiyle insanın üstüne üstüne gelirken, bile isteye aldanmak demektir. “Görünen köy klavuz istemez.” derler. Yalvarırım; bir kere de istesin… Görülene bu kadar mahkûm olmamalıyız. Ya o yoldaki görünmeyenler?

Yolculuk dedik, peki bu yolculukta insan ne yapıyor?  Her an varmayı dilediği diyâra olan uzaklığını görüyor, kendisini o diyârdan uzak kılan eksikliklerini buluyor. İşte bu da insanı müthiş bir ızdırap halinin ellerine bırakıyor. Nurettin Topçu’nun deyişiyle; “İnsan kendinde iradenin varlığını hissettiği anda bilinmez bir varlığın ızdırabını da hissediyor gibidir.” (Var Olmak 84). Sonra ekliyor, “Izdırap, harfsiz, sözsüz, sessiz konuşabilen kalbin dilidir.” (86).

Istırap var; çünkü varmak, olmak, bitmek diye bir şey yok, ancak yolda olmak var. Bu yolda yoksunluğunu bilebilmek için de kemâlat adına bir bilginin olması gerekir. İman mutlak var oluşa karşı, insanın kendi varlığının acziyetini anlamasıyla olur. İnsan eksikliğini, acizliğini anlamadığı sürece düşeceği yer kibrin kuyusu olacaktır. O kuyuya düşmek ne hazin bir sondur ki insanı cennet nimetinden ayrı düşürür. Zira kibir, hadiste geçtiği gibi, insana cennetin kapısından geri çevrilme sebebidir.

Bu yolculukta insanın ‘benlik’ zindanından kurtulabilmesi için, kendisini ‘biz’ olana doğru açması gereklidir. Bunun için de insanın ilk olarak bir başka ‘sen’i önemsemeyi öğrenmesi gerekiyor. Bireysel kalmış, tikel, rölatif bir algıya sahip olan insan ilişkilerini hep karşısındaki kişinin olumsuz yanları üzerine kurar. Yani; “ben bunu yaptım çünkü o da bana bunu yapmıştı” mantığı. Oysa insan dünyaya kendisinden daha kötüsünün olmaması gözüyle bakmalı. Efendimizin her gün en az yetmiş kere istiğfar ettiği diyarda bizlerin hayatı, yaptığımız iyiliklerle benliğimizi yüceltmekle, aynı zamanda da kötülüğümüzü de karşımızdaki kişinin kötülüğü vasıtasıyla aklamakla bezeli. Biz de her gün, ki yetmiş hatamızı bulup onlardan istiğfar etmekten geçtim, yedi hatamızı bulup onlardan mağfiretimizi dilesek ve bu hatalarımızdan her gün en az birini düzeltmeye gayretli olsak iki günümüzün birbirine eş olması gibi bir duruma düşüp ziyanda olanlar güruhuna dâhil olmamış oluruz. Dünyanın bütün ideolojilerininin, diktelerinin sünneti yaşayışla saf dışı edilebileceğine inancım tam. Ancak bunu yapabilmek için, bu yola yolcu olabilmek için ilk önce ‘benlik’ zindanından çıkabilmemiz gerekiyor.

Deliler ve veliler, benlik kavramı olmayanlardır. Bir deliye ‘kimsin’ diye sorduğumuzda gelebilecek cevapların sayısı varlıkların sayısıncadır: Sezar’ım, koridorun sonundaki odanın ışığıyım, şuyum buyum… Deli bilemediği için, veli ise diyemediği için ‘ben’ diyemez. İkisi de ‘ben’ diyemediği için her dâim çok karıştırılmışlardır. Şirk algısıyla, bir nevi adaletsizliğin korkusunun türevi olarak ‘ben’ der. Yani; ‘benden sonra hiç kimse biz demeyecek’ korkusuyla ‘ben’ demek.

Rabbimiz bize öylesine merhamet etmiştir ki; kötülüğün kaynağı insanın bizatihi kendisi değildir. Hakikatte insan, kandırılandır. Bu ne büyük bir nimettir ki; yoldan her çıkanın yola tekrar dönebilme ihtimali ve ümidi vardır. Eğer dünyaya düştüğümüz vakit ayrı düştüğümüz o diyâra tekrardan kavuşabilmek dileğindeysek, yolcu olmamız gerek, yolcu olmaya talip olmamız gerek. Şüphesiz ki heybemizdekiler, yolculuğumuzun selametini belirler. Bir dostun dudaklarından dökülen bir tutam dua, bu yolculuğumuzda azığımız olur, düştüğümüz vakit bize uzanan el olur, karanlık gecelerimizde yolumuza ışık olur.

O vakit, Dücane Cündioğlu’nun sözleriyle bitirelim: “Sen istemek nedir hiç bilmiyorsun ki! Gerçekten isteseydin olurdu. Evet, hiç boşuna yorma kendini! İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir. İsteseydin eğer, isteğinin şiddetinden, istemenin muhabbetinden yer yarılır, gök parçalanır, ma’dum mevcud’a, adem vücûd’a inkilâb ederdi. İsteseydin eğer, günahların yok olurdu. Bir kere isteseydin, evet bir kere gerçekten isteseydin olan olurdu; olacak olan olurdu. İsteseydin olmaz bile olurdu…”

Zeynep Saime Şahin
Mezunlar Kademesi



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>