Pages

Categories

Ara

Dua Yoksulluğu

Dua Yoksulluğu

7 Kasım 2014
Genç Düşünce Platformu, Horanta Dergisi, Öğrenci Yazıları
Henüz yorum yapılmamış

Tahammül sınırını zorlayan acılar içinde değildi. Sevip de kavuşamadığı kimse olmamıştı. Sevdiği de olmamıştı zaten. Geçim derdi çekmemiş, kendinden başka kimseyi beslemek zorunda kalmamıştı. Kara tren vagonlarının saç yağlarıyla kavrulmuş camlarına başını yaslayıp da saymamıştı, memlekette bilmediği ne kadar köy olduğunu. nüfus ve nüfuz oranlarıyla işi olmamıştı. Düşünmeye de fırsatı olmamıştı. Meşgul olduğu için değildi, şunu yapacaksın diye önüne kaçamayacağı meşgaleler yüklendiği için ya da düşünecek kadar düşmediğinden de değildi hiç düşünmemiş oluşu. Düşünmemişti.

Şimdi neden buradaydı. Bu göl başında. Yaşadığı yerde daha büyük bir su parçası olsa onun yanında olurdu elbet. Hava soğuktu. Zaten hava sıcak olduğunda bile sıkı giyinmezse üşütüp hasta olabilirdi bu memlekette. Sevememişti burayı bir türlü. Öyleyse neden hala buradaydı. Geçen yıl yaptığı gibi bulduğu ilk biletle başka bir şehire gitmiyordu. İyi huy edinmişti kaçmayı ama bu sefer olmuyordu. Bir yıldır kaç defa aldığı bileti yırtıp geri dönmüştü terminalden. Bir şey vardı tutup kolundan ve ayaklarından, öfke ve şefkatle müptela kılan onu bu memlekete. Neydi o?

Zaten çok da sıcak olmayan çayı şeker atmadan karıştırarak iyice soğutmuştu. Neyi düşünüyordu böyle, bilmiyordu. Bir gören olsa -ki küçük yer illa bir gören oluyordu- çok büyük dertlerin içinde zannederdi. Oysa -dedik ya- hayat boyu hiç derdi olmamıştı.

İkinci çayı içerse eve (kaldığı pansiyona ev demeye başlamıştı. Demek ki iyiden iyiye sahiplenmişti buraları) kadar yürümek zorunda kalacaktı. Bu aslında göze alınamayacak kadar büyük bir risk sayılmazdı. Zira bu kentte yürüyerek gidilemeyecek az yer vardı ve bu yerlerden biri değildi onun evi. Yine ev demişti kaldığı izbe pansiyona. Demek ki…

Eve yürüyebilse bile cebinde para kalsın istiyorsa tek çayla yetinmeliydi. Öyleyse önündeki çayı mümkün olduğu kadar yavaş içmeliydi. Çünkü bu bozkırın ikinci sınıf az müşterili göl kenarı çay ocağı garsonları haddinden fazla uyanık olurlar. Çay biter bitmez soluğu masada alıp başka bir isteğinizin olup olmadığını sorar olmadığını öğrenirlerse de kalk git o zaman der gibi etrafınızda dolaşırlar. Bunlara maruz kalmak istemiyorsa yavaş içmeliydi çayını.

Şimdi nerden baksa bir 3-4 dakikası vardı düşünmek için. Daha önce hiç düşünmemiş birisi için uzun bir süreydi. Nerden başlamalıydı. Karar vermek zordu. Ne gazete okumuştu yıllardır, ne de haber dinlemişti. Kitap zaten okumazdı ortaokuldan beri. O hayatın kitabını okumuş adamdı. Romanlar hikâyeler halt etmişti onun yanında. Kendi fikrini bile umursamadığından başkalarının fikirleri olabileceğini ummazdı. Öğrenmediği şeylerin kaldığını ve ona bu şeyleri öğretebilecek birlerinin olduğunu düşündüğü öğrencilik yıllarında, sınıf arkadaşlarından biriyle tartışacak olduklarında bu yüzden çok şaşırmıştı. Düşünmek hele hele bunu dile getirmek onun için muhal gibi bir şeydi. Bunları ilk defa irdelemiyordu aslında. Daha öncede kafasına takılmıştı bu mesele ama onu düşündürecek kadar ileri gidememişti. Belki de bu kentin etkisiyle bu derece sarsılmış düşünecek hallere düşmüştü. Havasından mı, suyundan mı, yoksa tetikte bekleyen garsonlarından, bol makyajlı ama pek çirkin kızlarından, ağzı bozuk oğlanlarından, on dükkânından dokuzu lokanta olan caddelerinden miydi bilmiyordu ama burası çok değiştirmişti onu. Vakti azalıyordu. Çayın nerdeyse yarısına gelmişti.

Eskiden, bir baltaya sap olamadığı zamanlarda (şimdi de bir baltaya sap olduğu söylenemezdi ya neyse) ,  babasına kendini beğendirtemezdi. Takdirini kazanmak için pek çaba harcadığı söylenemezdiyse de bu gamsızlığı hususunda ona çektiğini ispatlarcasına, babası da ona hiç hoşgörülü yaklaşmazdı. Aynı evde birbirlerini hiç görmedikleri günler olurdu. Evi terk ettiğinde bile babası üç gün sonra fark etmişti. Belki de annesiz büyüdüğünden böyleydi. Belki doğarken ölen annesiyle, babasından daha çok şey yaşamıştı. Bunlar düşünmeye girer mi acaba diye düşündü. “Acaba” dedi biraz seslice. Yan masa duymuştu bu acabayı. Devam etti acabalara. Bu kez garsona kadar gitmişti ses. “Acaba, insan para üstü almaktan sırf doğruluğunu hesap edemeyeceği için vazgeçer mi. Olur da bir soru sorulursa cevap veremem diye sırtında turist çantası, elinde ecnebice klavuzla gezer mi. Acaba, insan daha ne kadar düşüncesiz olabilir. Söyleyin bana acaba daha ne kadar düşebilir düşünmediği için.” çay olmaktan çoktan vazgeçen bardağı son yudumuyla öylece bırakarak cebindeki son meteliği attı masaya. “Garson” dedi, sessizce. “Bu son sözleri de ekle hesaba.”

Umut İmamoğlu

GDP 4. Kademe



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>