Pages

Categories

Ara

Büyükşehir Çilesi

Büyükşehir Çilesi

29 Eylül 2014
Genç Düşünce Platformu, Horanta Dergisi, Öğrenci Yazıları
Henüz yorum yapılmamış

Gökyüzünü kaplayan bulutlar, dağlar arasında uzanıp giden çiğ damlalarıyla ıslanmış otlaklara karanlık düşürmüştü. Bu manzaranın arasından, raylar üzerinde dumanını savurarak ilerleyen trenin gürültüsü bozuyordu tüm sessizliği.

Orta vagonlardan birinde seyahat eden iki adam, kendi aralarında konuşuyorlardı. Zayıf, kel başlı, cin gibi gözlerle etrafa bakan adam şöyle dedi:

-Hilmi, biz şimdi hakikaten İstanbul’a, büyükşehre gidiyoruz öyle mi?

Her hâliyle bu adama göre dağar ağır duran gür bıyıklı ve kıvırcık saçlı adam cevap verdi:

-Ne zannettin Remzi? Bindik trene gidiyoruz işte. İki saatlik yolumuz kaldı.

-Ah, sonunda bizim de elimiz para tutacak. İstanbul’da iş bulacağız. Hatta sonra kendi işimizi kurar zengin oluruz.

-Remzi! Hele bir dur. Daha nereye vardın da zengin oldun?

-Arkadaş ne bedbin insansın ya!

Hilmi ve Remzi iki çocukluk arkadaşıydılar. Remzinin babası küçük yaşta vefat etmişti. Yetiştirdiği meyve sebzeyi satar; kazandığıyla da nur yüzlü, yaşlı annesine bakardı. Hilmi ise ne anasını, ne de babasını tanımıştı. O da dağlarda köylünün hayvanlarına bakarak çobanlık yapardı.

Şimdiyse ikisi beraber ömürlerini geçirdikleri köylerini bırakmış, bir tren vagonunda İstanbul’a gidiyorlardı. Geçim sıkıntısı derdi onları da sarmıştı çünkü. İstanbul’da iş bulmak hevesindeydiler. Başta Hilmi bu işe sıcak bakmamıştı ama Remzi “Her şeyin iyisi İstanbul’da” diye diye ikna etmişti onu.

***

Geçmek bilmeyen iki saatin ardından tren gara yanaşmıştı. Remzi başını cama yaslamış uyuklayan Hilmi’yi omuzlarından tutup sarstı:

-Biz İstanbul’a geldik, adam hala uyuyor. Hilmi, Hilmi! Kalk İstanbul’a geldik kalk!

Hilmi başını aniden kaldırdı ve uykulu gözlerle ne olduğunu anlamaya çalıştı:

-Ne var? Ne diye uyandırdın beni? Nereye geldik?

-Muhsin amcanın kümesine geldik, tavuk yemleyeceğiz Hilmi.

-Şakanın sırası mıdır Remzi? Topla bavulları hadi.

Bavullarını alıp inenleri karşılamaya gelenlerin arasından sıyrılmaya çalıştılar. Büyük bir kalabalık vardı garın içinde. Sağa sola koşuşturanlar, tekerlekli valizlerini çekenler…

-Ee şimdi ne edeceğiz, dedi Hilmi.

-Millet nereye gidiyorsa biz de oraya gideceğiz, yürü.

Kalabalığa ayak uydurup merdivenlere yöneldiler ve gardan dışarı çıtılar. Güneşin yüzlerine vurmasıyla ağızlarının açık kalması bir oldu.

-Tövbe Bismillah!

-Hilmi biz mahşer meydanına mı düştük yoksa ha?

Karşılaştıkları manzara hayatları boyunca tanık olmadıkları muhteşem bir hareketliliği, İstanbul’un bütün canlılığını adeta gözler önüne sermişti onlar için. Deniz, iskele, gemiler, etrafta koşuşturup duran insanlar, minaresi göğe doğru uzanan cami, çeşit çeşit satıcılar, dükkânlar, lokantalar…

-Derlerdi de inanmazdık İstanbul’da iğne atsan yere düşmez diye. Bunca insanı doyurur bu şehir demek.

İkisi de büyük bir şaşkınlık ve hayranlık bu manzarayı seyre dalmışlardı. İlk toparlanan Remzi oldu:

-Hadi yürü yürü. Ağzın iki karış açık kaldı. Şimdi böyle dersin sonra alışırsın Hilmi.

-Bak bak bak, söyleyene bak. Sen feleği şaştın da belli etmezsin.

-Konuşma da yürü ya! Ben acıktım taam edelim.

-Remzi! Ömrümü yedin Remzi! Yarın mahşer gününde de ben acıktım mı diyeceksin?

Kalabalığın arasına karışmış ve bir müddet dolaşmışlardı. Ardından yol üstünde bir lokantaya girdiler. Kırmızı badanalı duvarları ve kırmızı perdeleriyle beraber orta şatafatta bir yerdi burası.

Elindeki yemek listesiyle garson oturdukları masaya yaklaştı:

-Buyurun efendim ne arzu ederdiniz?

-Yoldan geldik kardeş açız. Sen bize şöyle mükellef bir sofra kur tamam mı?

-Remzi! Ne edersin? Elimizdeki üç kuruş parayı da boğazına mı harcarsın? Kardeş sen bize bir fukara sofrası kuruver.

-Yeni double burger menümüzü denemek ister misiniz?

Hilmi, şaşkın bir yüz ifadesiyle:

-Af buyur?

Remzi muzipçe gülerek:

-Sen nereden bileceksin İstanbul yemeğini? Getir bize ondan evlat.

Yemeklerini yemiş ve lokantadan ayrılmışlardı. Civardaki dükkânların arasından geçmiş ve ana yola doğru yürüyorlardı. Remzi’nin yüzünde somurtkan bir ifade vardı:

-Arkadaş ‘dağıl’ dediler, ‘bur’ dediler, ‘ger’ dediler de bir şey sandık. Verdiler ekmek arası köfteyi dişimizin kovuğunu bile doldurmadı.

Hilmi, kızgın bir tavırla ona döndü:

-Ben nereden bilecekmişim İstanbul yemeğini! Gözün doysun Remzi gözün.

Ardından devam etti:

-Yürü daha çok işimiz var. Şu kâğıtta yazılı yere gideceğiz.

-Nasıl gideceğiz?

Yoldan geçenlerden birine adresi sorup az ötedeki otobüs durağına yöneldiler. Gelen otobüse bindiler.

-Beyefendi kart basmadınız.

-Bu kime kart dedi Hilmi?

Yolculardan birinin onların yerine de basması üzerine oturdular bir koltuğa.

Yarım saat sonra kartta yazan adrese vardılar, bir emlakçı dükkânının kapısından içeri girdiler. Onları karşılayan emlakçıyla daha önceden konuşmuşlardı. Bir gecekondu kiralamışlardı. Ayaküstü birkaç kelime konuşup evi görmek üzere hemen yola koyuldular.

Gecekonduya vardıklarında Remzi kendi evlerinden çok çevredeki apartmanlarla ilgileniyordu. Durmadan başını kaldırıp binaları şaşkınlıkla süzüyordu.

-Hilmi bunlar nasıl evdir böyle. Damları arşa doğru uzar da uzar. Ben de diyorum İstanbul’a geldik geleli çayırdır, çimendir, yayladır; yeşillik namına bir şey görmedik.

Sonra yine her zaman yaptığı gibi sırıtarak konuşmaya başladı:

-Meğerse bu adamlar yayla üstüne tarla, onun üstüne kümes, onun da üstüne ahır kurmuşlarda böyle bize tepeden bakarlarmış. Ee tabi kalabalık şehir. Bunca adamın karnını doyuracak meydan yok. Çareyi üst üste koymada bulmuşlar.

-Remzi! Ne zırvalarsın yine.

Remzi ise aldırmayıp emlakçıya dönerek şöyle dedi:

-Aman siz bize böyle kule gibi ev vermeyin oldu mu? Bize bir göz oda yeter.

Sonuç olarak gecekonduya zaten yanlarında bulunan tek eşya olan bavullarını koyup yerleştiler. Hilmi duvar kenarındaki yatağa oturmuş sanki bir şey bekler gibi öylece oturuyordu.

***

buyuksehir-cilesi-cinar-blog

Vakit geceye yaklaşıyordu. Tavandan uzunca bir kablo ile loş yandığı için odanın yarı yüksekliğine kadar sarkıtılmış lambanın ışığında Hilmi ile Remzi’de yataklarına uzanmış konuşuyorlardı.

-Görmez misin milleti? Kolalı gömlekle, kravatla, cilalı potinlerle dolaşır. Bizi bol libas ile görünce dilenci sanırlar tabi, dedi Hilmi.

-Valla ben bilmem. Köyde herkes bol libas giyiyor da ne oluyordu? Onu geçtim de, havası suyu garip yer burası ya… Ciğerlerim yandı. Gürültüden başım ağrıdı. Dahası ne biliyor musun Hilmi? Ben acıktım! Anamın böreğini, yayık ayranını özledim. Açlık başıma vurdu. Bak, bir tek tel görebiliyor musun?

-Sus bağırıp durma. Şimdi mi kel kaldı sanki başın? Senin mideni doldurmaya bütün İstanbul çalışsa güç yetiremez. Sen değil miydin ‘Her şeyin iyisi İstanbul’da’ diyen?

Remzi somurtarak ve alay eder bir tavırla:

-Sen nasıl bir insansın ben anlamadım ki ya! Öğlen az kalsın arabanın altında kalacak olan sen değildin ama.

Hilmi’nin çatık kaşlarının yerini her zamanki bıyık altından gülümsemesi aldı:

-Kim dedi sana yola atla diye? Bilmez misin buranın arabası bizim Cin Ahmet’in ikide bir yolda kalan arabasına benzemez. Hadi yat artık. Yarın emlakçının verdiği adrese iş bulmaya gidiyoruz. Allah razı olsun, iş aradığımızı duyunca bize yardım etti.

Ertesi sabah iş başvurusunda bulundukları bir beyaz eşya şirketinin ana mağazasındaydılar. Onları şık giyimli bir adam karşılamış, mağaza yetkililerinin bulunduğu üst kata çıkarmış ve odasında konuşuyorlardı.

-Peki, hobileriniz nelerdir efendim?

-Hobileriniz derken?

-Ne yapmaktan hoşlanırsınız, neleri iyi yaparsınız yani?

-Ben yanık türkü söylerim. Meyve sebze satıcılığı uzmanlık alanımdır. Aynı anda dört karpuzu kasaya atarım, dedi Remzi. Sonra yine muzip tavrını takınıp devam etti:

-Arkadaş da koyun peşinde koşar.

-Hmm… Sizi satış elamanı olarak işe alabiliriz. Komik tiplersiniz aslında. İşe başlamadan önce yarın yeni şubemizin açılışında görev alacak iki palyaço siz olacaksınız. Çocuklara şeker, balon dağıtacaksınız.

Hilmi Remzi’ye fısıldadı:

-Payçalo ne ola ki?

-Hilmi şebeklik yapacaksınız diyor, şebeklik.

-Ne şebekliği? Ben şebeklik yapmam!

Remzi, personel müdürüne dönüp:

-Efendim ben çocuk eğlendirmeyi pek bilmem. Belki yanımdaki bey anlar. Bana verebileceğiniz başka bir iş yok mu?

Hilmi dirseğiyle Remzi’ye vurdu:

-Remzi!

Sonra personel müdürüne hitaben:

-Efendim benim de aram iyi değildir çocuklarla. Siz bize başka bir görev verin.

Personel müdürü alnını kaşıdı ve şöyle dedi:

-E iyi madem, broşür dağıtırsınız o zaman. Yan odaya geçelim alıp hemen başlayın bütün evlere dağıtmaya.

Hilmi ve Remzi ellerinde ve ceplerinde broşürlerle dışarı çıktılar. Remzi, bulundukları yolun iki yanını eliyle parmağıyla işaret ederek:

-Bak Hilmi sağ taraf senin, sol taraf benim. Akşam oldu mu burada buluşuruz. Hadi kolay gele.

Yorucu ve onlar için bitmek bilmeyen bir günün ardından Hilmi ve Remzi broşürleri dağıtmış ve yorgun düşmüşlerdi. Erkenden yataklarına uzanmış, sohbet ediyorlardı yine. Ama bu sefer tatsızlıkları ve hiddetleri ikisinin de yüzünden okunuyordu.

Remzi:

-Böyle şey mi olur ya? Ben böyle yer görmedim. Asansör müdür nedir, bindirdiler beni bir odaya aşağı doğru gidince aklım çıktı. Ne değişik aletleri var bu yörenin.

Hilmi:

-Sorma kardeşim. Değişik değişik aletleri var. Her yere insan suretli heykeller dikmişler. Kaç tanesiyle konuşmaya çalıştım.

Remzi hışımla devam etti:

-Her bir tarafta bangır bangır gürültü. Kafam şişti ya. Acıktım da. Ayaklarıma kara sular indi. Adam ‘Simit simit!’ diye bağırıyor, ben ona bakıyorum o bana. İnsaf biraz ya!

-Buranın insanı bir değişik. Komşumuz bizi dilenci sanmıştı ya, bir libas bakayım diye girdim dükkânın birine. Hemen gözlerini açma, para olsaydı hem kendime hem sana alırdım. Üst bakayım dedim; kiminin önünden kaplan, kiminden aslan, kiminden cin resmi çıktı. Bir de bizim Memur Mustafa giyerdi ya, aynı onunkiler gibi pantolonlar… Hepsi de yırtık pırtık. Yeni modaymış.

Remzi bezmiş bir ses tonuyla:

-Burası bir garip yer Hilmi. Gökten de insan gidiyor, yerin dibinden de. Sütü süt değil, eti et değil. İnsan burada feleği şaşmasın da ne yapsın. Valla onu bunu bilmem ben köyümü özledim.

-Ben de Remzi, ben de… Hadi yat bakalım. Yarın bize ne iş verecek kara ceketli.

***

“Anacığım ben geliyorum. Burası bize ters. Ellerinden öpüyorum.”

Remzi’ydi bu sözlerin sahibi. Bulundukları gardaki bir telefon kulübesinden annesine telefon etmişti. İşin aslı Hilmi ve Remzi bu sabah iş görüşmesi için tekrar şirkete gitmişler lâkin personel müdürünün “Şivenizi değiştirin artık. ‘Yardırıvermek’ nedir ya?” demesi üzerine sinirlenmiş ve zaten üzerlerindeki bezmişlik ile köye geri dönmeye karar vermişlerdi.

Remzi Hilmi’ye dönüp şöyle dedi:

-Anacığım yufka açıyormuş. Varsın İstanbul olduğu gibi kalsın. Bak ben sana söyleyeyim, o şiirlerdeki İstanbul geçmişte kalmış. Yerini ruhsuz bir büyükşehre bırakmış. Şu birkaç gün içinde az da olsa İstanbul’u gezme imkânı bulduk. Ne tarihî mekânlar, ne muhteşem manzaralar gördük. Her şeyin güzeli burada ama her şeyin fenası da var bu şehirde. İstanbul’un insanı İstanbul’u yıpratmış, küstürmüş. Biz yine tarlada bağda geziniriz daha iyi.

Az sonra trendeydiler. Remzi yine Hilmi’ye bakıp:

-Hilmi biz şimdi hakikaten İstanbul’a gittik de geri dönüyoruz öyle mi?

Hilmi cevap verdi:

-Öyledir Remzi Efendi.

Remzi gözlerini kısıp dışarıyı seyrederken bir yandan da yüzünde bir tebessümle konuşmasına devam etti:

-Olsun. Belki köyde iş kurarız. Ciddiyim bak. Meyve sebze şirketi kurarım. Seni de yanıma yardımcı alırım.

-Remzi!

Sonunda tren hareket etmişti. Hilmi ve Remzi doğup büyüdükleri topraklara geri dönüyorlardı.

Yavuz Selim ŞENSES



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>