Pages

Categories

Ara



“Biz Büyüdük ve Kirlendi Dünya”

“Biz Büyüdük ve Kirlendi Dünya”

“Biz Büyüdük ve Kirlendi Dünya”

Birinci sınıfa gideceğim yıl taşınmıştık. Ablam üçe geçmişti. Ablamın öğretmeni değişmesin diye beni de aynı okula yazdırmışlardı. Yeni evimizden okula gidişimiz bir buçuk saati buluyordu. Biri bire, diğeri üçe giden iki küçük kız çocuğu sabahın erken saatlerinde portakal ve nar bahçelerinin ortasından geçen, yer yer tenhalaşan, yer yer su kanalının üzerindeki derme çatma ağaç köprücüklerden geçilmek zorunda olunduğu için tehlikeli sayılabilecek bir buçuk saatlik yolu pek de aklımıza bir şey gelmeden geçer, okulumuza varırdık.  Öğle aralarında ablamla simit alır, şalgam suyuna batırarak yerdik. Ders biterdi ve biz aynı yolu yürüyerek evimize dönerdik.

Kaybettiğim için yüreğime korku salan fişlerimi saymazsak, ne ödev ne de derslere dair hatıralarım var. Hep oynadığım oyunları ve arkadaşlarımı hatırlıyorum. Mahallenin tozu toprağı içinde oynadığımız ipi, topu, saklambacı, renkli istopu, kendi uydurduğumuz ve adını da koymadığımız bi’ dolu oyunu. Her gün hava kararırken eve anne azarıyla girişlerimiz  ve mütevazı soframız. Baba inadıyla- ya da dirayetiyle- bir türlü alınmayan televizyon bizi oyalayamadığı için Bayrak radyosundan gözkapaklarımızı zorla açık tutmaya çalışarak dinlediğimiz “Haydi Çocuklar Uykuya”  isimli masal programını dinleyip uykuya dalışımız. Ve sabah yine okul yolu. Bu, böyle üç yıl sürdü. Bu arada tekrar taşındık. Daha yakına mı? Hayır, daha uzağa. Ablam aynı öğretmende beşi bitirip imam hatibe başladı. Ben de oturduğumuz mahallenin okuluna gitmeye başladım. İşin garibi ilkokulda benim tam beş öğretmenim oldu. Bu durumu mukayese etmek, sorgulamak aklıma bile gelmedi. İnatçı ve eleştiren bir yapım olmasına rağmen hiç şikâyetçi olmadım. Ne yoldan, ne öğretmenlerden, ne okuldan.

Büyüyordum, arkadaşlarım, ablam ve bir kardeşim vardı. Önünde bahçesi; bahçesinde şeftali,  nar, birkaç kök üzüm, maydanoz, nane ve mevsimine göre biberlerin, marulların yetiştiği bir evimiz vardı. Ve evimizin etrafında dönümlerce araziyi kaplayan portakal ve badem bahçeleri, üzüm bağları…  Buradan sonrasına dair hatırlamalarıma her seferinde burnumun kemiklerini sızlatan bir manzara eklenir. Şair olmadığıma kahırlanırım. Bahar bir gelirdi… Onlarca badem ağacı aynı anda çiçek açardı. Gözün alabildiği yere kadar pembe beyaz çiçeklerle kaplanmış ağaçlar… Bir rüzgâr eser, büyüleyici bir koku ve uçuşan pembe beyaz yapraklar… Ve bu manzaranın tam orta yerinde oynayan biz… O zamanlar bir tablonun içinde olduğumuzun farkında değildik. Özellikle tehlikeli olabilecek yerlere salıncak kurar, en uçtaki dallara tırmanmaya çalışır, boyumuzu aşan tümseklerden atlar; sözüm ona macera arardık. Düşer, ufak tefek yaralar alır, annelere göstermeden aynı sokakta oturduğumuz, sokağa yeni taşınan ve birilerinin ‘hemşireymiş’ dediği komşumuzun kapısını çalar, biraz tentürdiyot ve bir yara bandına tav olur oyuna geri dönerdik. Çiçekler ve ağaçlar orda öylece dururdu. Hep ordaydılar zaten.  Her çocuk gibi bir gün bunların birer anı olacağını düşün(e)meden işimize bakardık.  Akşam ezanıyla evimize döner, sonraki gün aynı şeyleri yaşayacağımızı bilirdik.

Bir hafta on gün geçtikten sonra bu pembe beyaz manzaraya ara ara yeşil yapraklar eklenirdi. Sonra yapraklar artar, pembe beyaz fon giderek azalır; yerini minik minik bademlere bırakırdı. Biz manzaradaki yerimizi korurduk hayıflanmadan, gamlanmadan. Oyun gibi ciddi işlerimiz vardı, bahar hep gelirdi zaten. Bu manzarada küçük bademlerin tatlanması, ayırt etiğimiz ve önemsediğimiz bir şeydi. Her birimiz bir dalda, bahçe sahibinin helal ettiğini ailelerimizden öğrenmiş olarak, tadını çıkarırdık körpe çağlaların. Elimizi çabuk tutmamız gerektiğini bilirdik, çok değil on- on beş gün sonra çağlalar sertleşecek ve boğazımıza takılmaya başlayacaktı. O zaman o koca bahçe koyu yeşile döner, dev bir gölgelik olurdu bizim ciddi işlerimiz için.

Isınan havayla beraber ailenin geri kalan üyeleri de sokağın karşısındaki evden piknik için gelirdi buraya.  Gelenler sadece annelerse kısır yer, çayımızı içerdik.  Hafta sonları babalar dâhil olursa bu gruba, iş ciddileşir yemek sayısı ve ağırlığı artar, olmazsa olmaz keyfimiz çay mutlaka demlenirdi.

Evimizin arkasında büyük bir üzüm bağı, mahallenin alt tarafını boydan boya kaplayan bir portakal bahçesi vardı. Biz portakal bahçesi derdik; ama içinde mandalinadan limona, greyfurttan kanlı portakala bi’ dolu çeşit vardı. Buranın koyu yeşili hiç bitmezdi; ama orda her oyunu oynayamazdık. Ağaçların dalları yerlere kadar inerdi. Çadırı andıran bu ağaçların, elimizi yüzümüzü çizen dallarına aldırmadan aralarına girer saklambaç oynardık. Başka oyunlar için başka mekânlarımız vardı, çok da zorlamanın bir âlemi yoktu. Yalnız sonbaharda mandalinalar sulanmaya başlayınca işin rengi değişirdi. Okuldan çıkar çıkmaz çantayı evin kapısından içeri atıp koşarak girerdik bahçeye. Ne yemek ne ödev ne de başka bir şey… Mandalinalar tam olmamışsa da sulanmıştı ve bu bizim için yeterliydi. Tırnak diplerimiz ve dudaklarımızın kenarı koyu yeşile boyanana kadar mandalina yerdik. Meyvenin iyisini ağaç başındayken seçmeyi öğrenmiştik. Kalın kabuklu olanlarla işimiz olmazdı; hem susuz hem ekşi olurdu. Mandalinanın kabuğundan çıkan su, önlüğümüze değmişse sıkıntı yok; çünkü siyah. Olur, da yakamıza değmişse eyvah! Hava kararmaya durunca mecbur ev… Biraz azar biraz serzeniş… Bu kerteyi atlattık mı tamam. Yemek ve en tatlısından uyku. Ödev de yok gündemimizde, “Ödevini yap.” diyen birileri de. Okul, çocukluğumuzun arasına sıkıştırılmış zoraki mesai.

Portakal bahçesiyle arasında bir toprak yol bulunan, binlerce kökten oluşmuş bir böğürtlen ormanı.  Hemen üstünde, badem ağaçları ve boş bir arsa. Kenarında köşesinde birkaç zeytin ağacı. Orası bizim top sahamız. Toz, toprak.  Kale, iki iri taşın arası. Kurallı kuralsız bi’ dolu oyunun sergi mekanı. Yaz gelince böğürtlenler salkım salkım çiçek açar. Önce küçük yeşil böğürtlenler arzı endam eder. Acı, kekre. Bir hafta on gün içinde hem irileşir hem kızarır. Gönülsüze göz ettirecek kadar ekşi. Ve nihayet vakti gelip de kararınca, şimdi bile capcanlı hatırladığım müthiş bir rayiha ve tat…  İşin güzeli böğürtlenlerden oluşan uzun bir dağ var karşımızda. Önce kenarlardaki böğürtlenleri yerdik. Ortalara ve yukarı yetişemezdik. Üstüne bir de dikenler… Çözüm her zaman olduğu gibi kahraman babamdan. Tahtadan merdiven yapmıştı bize. Upuzun. Merdiveni böğürtlenlerin üzerine yatırır ziyafete devam ederdik. Sadece kararanları yerdik ki diğerleri sonraya kalsın. Bu, böyle günlerce sürerdi. Tırnak diplerimiz bu sefer siyaha yakın vişneçürüğü. E tabii yakalarımız da öyle. Evde anne aynı pozisyonda. Ama bu sefer hazırlıklıyız. Bir kâse böğürtlen elimizde, reçel yapması için getirmişiz. Hafifletici sebep.

Yıllarca devam eden bir döngüydü bu. Hep dönecek zannettik. Olmadı. Biz büyüdük, şehir üstümüze üstümüze geldi. İlkin badem tarlası göçtü hayatımızdan. Küçük bahçeleri olan müstakil birkaç ev peydahlandı. Sonra, boyları uzadı evlerin. Ardından top sahamız gitti ve tabii böğürtlen dağımız. Onlar giderken biz ne yaptık? Büyüdük. Biz de gittik yani. Ben imam hatibe başladım. Kitaplarım ve sorularım vardı. Sorularımı daha iyi sormak ve cevaplar bulmak için planlar yapmaya başladım. Anne azarları evin her yerini kaplayan dergi ve kitaplara yöneldi. Kahraman babam, aynı şeyleri paylaşmak için ablam ve benim okuduğumuz romanları okudu önce. Sonra iş güç, geçim belası… Yavaş yavaş yalnızlaşan, yalnızlaştıkça kaybettiklerini ufak ufak fark etmeye başlayan, dünyayı değiştirmeye niyetli “büyük”lerdik artık. Ciddi, yavaşlamış, günü saatlere bölüp hiçbir şeye yetişememiş, derin ama yalnız büyükler…

Şimdi ne bademin, ne böğürtlenin ne mandalinanın tadı var. Her nisan içime çöreklenen, canımı yakan, gözyaşlarımı zahmetsizce çağıran bir hüzün var. Çiçek açan her ağaç çığlık çığlık çocukluğum, aldığım her badem hayal kırıklığı, mandalinaların her birine etiket yapıştırmışlar.

“Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?” demiş ya şair. “Memleket mi, yıldızlar mı, çocukluğum mu daha uzak?” desem, soru sormuş olur muyum acaba?

Sebiha TOKALI
GDP Öğretmeni


1 Yorum

  1. Mustafa Efe

    15 Temmuz 2015, 22:03:50

    Ah o badem ağaçları :)



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>